İçeriğe geç

Fırat-Dicle’ye Dikkat!..

“Darbe yaralarının sarılması ve darbelerin önlenmesi” adı altında ülke ve devletin alt-üst edilişine, Erdoğan’ın ifadesiyle, “devletin sıfırdan kuruluşuna” tanık oluyoruz. İktidarın gazetesi Yeni Şafak’ın bugün, “Yeni Türkiye kararları” manşetini atması da herhalde bundan.

Ekonomiden çok anlamam, ama Meclis’te görüşülen bir torba kanunun, ülkenin gidişatıyla yakından alakalı olduğunu hissediyorum. Torbanın adı, “Türkiye Varlık Fonu kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair” Kanun Tasarısı.

Tasarıyla 100’den fazla kurumun varlık ve ticari hisselerinin Özelleştirme İdaresine devredilerek, İhale Yasası kapsamı dışında özelleştirilmesinin yolu açılıyor. Varlık ve hisseleri ihalesiz özelleştirilecekler arasında TRT’den AOÇ’a, Milli Piyango’dan Spor Toto’ya, Türkiye Taşkömürü Kurumu’ndan Devlet Opera ve Balesi’ne, Devlet Tiyatrolarından Türk Tarih ve Dil Kurumu’na pek çok dikkat çekici kurum var.

Muhalefet tasarıya, “Bütün devlet satılabilir” diye tepki gösteriyor.

Yakıcı gündemimiz, darbe ve yeniden bölücü terör örgütünün düğmesine basılmış olmasıyken hâlâ niye bu “satışlarla” uğraşılıyor? Tamam, yasa tasarısı darbeden önce 26 Haziran’da Bakanlar Kurulu’nda kabul edilmiş olabilir, ama ondan sonra Türkiye yeni bir boyuta geçmedi mi ki, acilen darbe teşebbüsünden 15 gün sonra TBMM’ya sevk ediliyor? Kısa sürede Meclis Plan-Bütçe Komisyonu’nda kabul edilip, Genel Kurul’da görüşülmesine başlanıyor?

Devletin elindeki son mal varlıklarının selden kütük kaparcasına özelleştirilmesinin planlanmasının, “darbeleri önlemek” veya bölücü terörle mücadeleyle ne gibi bir alakası var?

-Torbada DSİ ve GAP da Var-

AKP iktidarının bugüne kadar yaptığı düzenlemelerin içinden ne tesadüf, ya PKK’ya ya ranta ya emperyalizme veya hepsine birden yarayan “tavşanlar” çıktı.

O yüzden bu son torbaya da şüpheyle bakmak gerekiyor. Hele de pakette GAP Başkanlığı ile Devlet Su İşleri’nin varlık ve hisseleri de varsa!.. Ki var!..

GAP ve DSİ deyince de aklıma en önce Fırat-Dicle suları ve emperyalizmin bu sular üzerindeki hesapları geliyor.

O hesapları hatırlatmadan önce geçen yıl 26 Eylül’de sadece Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan bir habere dikkat çekmek istiyorum. Haberin başlığı, “Fırat ve Dicle’de Kontrol Hakkı Kalkıyor” idi.

Stockholm kaynaklı haberde, BM üyesi ülkelerin parlamentolarından geçen bir sözleşme taslağından söz edilmiş ve şu bilgiler verilmişti:

“Sınır aşan sular konusunda 1997’den beri süren ihtilaf Birleşmiş Milletler’de yeni bir evreye girdi. BM’ye üye ülkelerin parlamentolarından geçen yeni sözleşme taslağına göre, sınır aşan sular konusunda bu suların geçtiği bütün ülkeler eşit hakka sahip olacak. Bütün ülkelerin uyması gereken kuralların yer aldığı sözleşme, önümüzdeki 15 yıl için sürdürülebilir kalkınma hedeflerini belirliyor. Sözleşme Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki tasarruf yetkisini Türkiye, Suriye ve Irak arasında eşit olarak paylaştırıyor. Sözleşmenin yürürlüğe girmesiyle Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda yepyeni sorunlarla yüz yüze kalmasına yol açabilecek yeni bir sürece girilmiş olacak. Çoğu sınır aşan suların kaynaklarına sahip olan son 35 ülkenin de parlamentolarının onaylamasıyla suların paylaşımı için yeni bir sözleşme üzerinde antlaşma sağlanmış oldu. Su konusundaki uluslararası konferanslarda öteden beri tartışılan sınır aşan sular son olarak Stockholm’deki su konferansında da önemli gündem maddelerinden biriydi.”

Osman İkiz imzalı haberde, dünyadaki sayılı su uzmanlarından biri olan Dünya Su Konseyi İkinci Başkanı ve Stockholm Su Konferansı Bilim Heyeti Üyesi Prof. Doğan Altınbilek’in görüşleri de aktarılmıştı. DSİ Genel Müdürü olduğu yıllarda, Batılı ülkelerin Fırat ve Dicle konusundaki görüşlerine karşı çıktığı vurgulanan Prof. Altınbilek, “Gerek konferanslarda dile getirilen görüşlerin, gerekse yeni sözleşmenin önümüzdeki yıllarda Türkiye için yeni sorunlar çıkaracağına, tanımlamaların da değiştirildiğine” dikkat çekip, şunları söylemişti:

“Sınır aşan sular yerine artık, uluslararası sular demeye başladılar. Düşüncelerine uygun olarak geliştirdikleri kavramlardan biri de ‘tahsis’ yerine ‘paylaşım’. Biz güneydeki komşularımıza saniyede en az 500 metreküp suyu garanti ediyorduk ve buna ‘tahsis’ diyorduk. Yeni sözleşme, tahsis eden tarafı kaldırıyor ve suların paylaşımını öngörüyor. Dolayısıyla güneydeki komşu her zaman için ‘sen suyu barajda tutuyorsun dolayısıyla bana az su gelmesine neden oluyorsun’ suçlamasında bulunabilir. Bundan böyle suları paylaşan ülkeler, ancak diğerlerinin onay vermesiyle bu gibi tasarruflarda bulunabilecek.”

Bu sözleşme nerede, ne zaman mı onaylanacak; Önümüzdeki 25-27 Eylül’de toplanacak BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri Zirvesi’nde.

Acaba Meclis’teki torbanın DSİ, GAP kısmı bu sözleşmeyle ilgili ve “aciliyetin” sebebi de bu takvim olabilir mi?

-AB’nin 12 Yıl Önceki Dicle-Fırat İsteği-

Fırat-Dicle’yle ilgili çok önemli bir projeye daha işaret etmemiz gerekiyor.

Aralık 2004’te “AB’ye girdik” diye gündüz gözüyle Ankara’da atılan havai fişekleri hatırlıyorsunuzdur.

AB önümüze “ucu açık” ve bir yığın şartla dolu bir yol haritası koymuş, ama en önemlisi Rum kesimini tanıma anlamına gelen Kıbrıs Protokolü’nü imzalamamız karşılığında, sadece müzakerelere başlanması tarihi vermişti. Buna göre, 3 Ekim 2005’te AB ile müzakerelere başlayacaktık.

Hâl böyleyken, Erdoğan-Gül ikilisi Brüksel’den “kahraman” gibi gelmiş, Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in organizasyonuyla havai fişeklerle karşılanmış, Erdoğan da AB zirvesinden çıkan kararı “bayram” ilân edip, “Türkiye asıl kavşağı döndü” demişti.

İşte bu “bayram” öncesinde AB, 6 Ekim 2004’te Türkiye İlerleme Raporu’yla birlikte bir de “Etki Raporu” olarak bilinen, “Türkiye’nin üyeliği perspektifinden kaynaklanan hususlar” başlıklı bir rapor yayınlamıştı.

Raporda AB Komisyonu’nun, “Mevcut AB politikaları ve bilgisi temelinde, önümüzdeki yıllar için belirlediği hususlar” yer alıyordu. Daha başlangıçta Türkiye’nin AB’ye katılımının, “Kültürel ve dini özellikleri ile birlikte, nüfusu, büyüklüğü, coğrafi konumu, ekonomik, güvenlik ve askeri potansiyelinin birleşik etkisinden dolayı önceki genişlemelerden farklı olabileceği” vurgulanıp, Türkiye’nin nasıl “model ülke” olabileceği anlatılıyordu.

Türkiye’nin AB için “jeopolitik” öneminin maddeler halinde sıralandığı -satır aralarında Ermeni soykırım iftirasının kabulü dahil birçok siparişin verildiği- raporda, “Ulusaşırı Konular” başlığı altında “Türkiye’nin, AB’nin enerji, ulaşım ve sınır yönetimi gibi güvenlik çıkarlarına katkısından” söz edildikten sonra aynen şöyle deniliyordu:

“Bölgede önemi bulunan konulardan biri kalkınma ve sulama için gerekli suya erişimdir. Ortadoğu’da su konusunun stratejik önemi önümüzdeki yıllarda artacaktır. Türkiye’nin katılımıyla birlikte su kaynaklarının ve altyapı projelerinin uluslararası yönetimi (Fırat ve Dicle havzaları üzerindeki barajlar ve sulama projeleri, İsrail ve komşuları arasında su alanında sınırötesi işbirliği) AB açısından önemi bir konu haline gelebilecektir.”

Dikkat buyurunuz; Fırat ve Dicle havzaları üzerindeki barajlar ve sulama projelerinin uluslararası yönetime devrinden söz ediliyor.

Türkiye’nin itirazsız kabul ettiği bu rapor orta yerde durduğuna göre, Meclis’teki özelleştirme paketinden şüphelenmemek mümkün mü?

Darbeden bu yana alınan kararlara, “işgâle direniş” diyorlar… Bu nasıl bir direniştir ki, ülkenin en stratejik kuruluşlarının kapıları işgâlcilere ardına kadar açılıyor?..

Darbe için “Allah’ın lütfu” diyorlar… Bu nasıl bir lütuftur ki, Türkiye’ye değil, hep emperyalistlere yarıyor?..

Müyesser YILDIZ

18 Ağustos 2016

Odatv Link: https://odatv4.com/yazar/muyesser-yildiz/dicle-firat-elden-gidiyor-mu-1808161200.html

Kategori:Uncategorized