İçeriğe geç

12 Eylül Darbesinden Sonra Ne Olmuştu?

Erdoğan Başbakandı. Ekim 2010’da, “On yıllar boyunca, bir yandan ‘Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkedir’ tekerlemesi söylenirken, onun hemen yanında bir tekerleme daha vardı, o da ‘Türkiye dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülkedir’ tekerlemesi. Denizlerin gereği on yıllar boyunca yerine getirilmedi, ama sanal düşmanlar için bu ülkenin kaynakları, enerjisi, umudu heba edildi, gitti. İçerde ve dışarda üretilen sanal düşmanlarla uğraşmaktan, Türkiye, denizlerine, madenlerine, akarsularına, en önemlisi de insanına, insan potansiyeline, gençlerine, çocuklarına, eğitime, yani geleceğe vakit ayıramadı, kaynak ayıramadı. Hükümet olarak bu anlayışı tersine çevirmek, statükoyu kırmak ve ezberleri bozmak için 8 yıldır kararlı bir mücadele veriyoruz” dedi.

5 yıl sonra şu noktaya geldi:

“Eğer güçlü olmazsak, güçlü bir duruş sergileyemezsek, bizi bu coğrafyada bir gün bile barındırmazlar. Bu ifadem, ‘üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülke’ ezberinin bir tekrarı değil. Bilakis, millet olarak, tarihin ve coğrafyanın üzerimize yüklediği bu sorumluluktan, bu kaderden kaçma imkânımızın olmadığını ifade ediyorum.”

“Tekerleme… Ezber” diye küçümsense de gerçek buydu. Şimdi de en kanlı haliyle bu. Evet denizden, karadan, içeriden, dışarıdan dört taraftan düşmanlarla çevrildik. Her gün PKK, FETÖ, IŞİD ve elbette patronlarının devleti yıkıp, ülkeyi ele geçirme planlarının yeni versiyonlarını yaşıyoruz.

Suriye’de “İsrail koridorunun” tamamlanması… Ege’de Yunanistan’la 12 mil pazarlığına girilmesi… Anayasasında “Batı Ermenistan” diyen ve Ağrı Dağı’nı sembol yapan Ermenistan’la ilişkilerimizi normalleştirmeye zorlanmamız…

İşte Türk Milleti’ne bunları kabul ettirmek için tüm güçleriyle canilik yapıyorlar. Bir de Ankara’nın İsrail’in resmi başkenti Telaviv değil, hedefteki başkenti saydığı “Kudüs”le Mavi Marmara anlaşmasını imzalayıp, onaylaması gibi acı bir gerçeğin görülmemesi, konuşulmaması için…

Ama özenle gözlerden ırak tutulan bir konu daha var; Kıbrıs.

Sıcağı sıcağına, “Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ı sorgulayan komutan” olarak bilinen Hasan Atilla Uğur’un çarpıcı bir açıklamasını paylaşayım. Uğur, 15 Temmuz darbe girişiminden hemen önce 10 bin İngiliz askerinin Kıbrıs’a geldiğini belirtip, “Amaç darbe girişiminde Türkiye’yi işgâl etmek. İşgâl ederken de ‘kan gövdeyi götürüyor, yardıma geldik’ diyeceklerdi” iddiasında bulundu.

-Darbeden Önce Ne İmzalandı?-

ABD-AB-İsrail hatta Rusya’nın Akdeniz’deki hedefleri malum. Musul-Kerkük’ten Akdeniz’e ulaşacak “koridorun” önündeki tek engel Kıbrıs ve Kıbrıs’ta Türk askerinin olması.

AKP iktidarı döneminde kabul edilen Annan Planı ile elimizi-kolumuzu kaptırdık, o günden beri de “işgâlci” diye nitelendirdikleri askerimizi çekmemizi istiyorlar. Kademe kademe azalttık… KKTC’ye döndüler mi bilmiyorum, ama geçen yıl PKK’yla mücadele için Güneydoğu’ya gönderdiklerimiz oldu… Dışişlerimiz KKTC’de, “Askerleri Mersin’e konuşlandırsak” yoklamaları yaptı vs.

Nihayetinde, KKTC ile Rum kesimi arasında devam eden görüşmelerde, garantörlük sisteminin ortadan kaldırılması (İngiltere ve Yunanistan buna evet dedi) ve “Kıbrıs’ın güvenliğini AB Ordusu veya BM’nin sağlaması” gündeme geldi.

Uzatmayayım, 15 Temmuz darbesi nedeniyle konuşamadığımız bir gelişme oldu.

1 Temmuz’da Erdoğan’ın gazetesi Sabah’ta, “AB ordusu geliyor” başlıklı bir haber yayınlandı. Haberde, AB Dış İlişkiler Yüksek Komiseri Mogherini’nin Avrupa Ordusu kurulmasının gerekliliğine dair yeni bir strateji belgesi hazırladığı belirtiliyordu.

Asıl önemlisi darbeden kısa bir süre önce 8-9 Temmuz’da Varşova’da yapılan NATO Zirvesi’nde “AB-NATO deklerasyonu” yayınlanmasıydı. Avrupa Konseyi ve Avrupa Komisyonu Başkanları ile NATO Genel Sekreterinin imzasıyla yayınlanan bildiride, “NATO-AB arasındaki stratejik işbirliğine yeni bir hız kazandırma ve bir temel verme zamanının geldiğine inanıyoruz. AB üye ülkeleri ve NATO müttefikleri ile yaptığımız görüşmeler sonucunda birlikte çalışmaya ve herkesin yararı için bu stratejik işbirliğinin, tam bir karşılıklı açıklık içerisinde, organizasyonlarımızın karar verme mekanizma otonomisi ile uyumlu ve bütün üyelerimizin kendi spesifik güvenlik ve savunma politikalarına zarar vermeden yürütülmesine karar verilmiştir” denildi.

Bildiride şu ifadeler de yer aldı:

“Komşularımız ve ortaklarımız halen karşı karşıya oldukları sayısız tehditlerle daha iyi baş edebilsinler diye onların egemenlikleri, bölgesel bütünlükleri ve bağımsızlıkları kadar reform çabalarını da desteklemeye devam edeceğiz.”

“AB üye ülkeleri ve NATO müttefiklerinin tutarlı, tamamlayıcı ve karşılıklı çalışabilir savunma yeteneklerini ve çok taraflı projeleri geliştirmesine ihtiyaç olduğuna inanıyoruz.”

Bunda ne var derseniz; Rum kesimi NATO üyesi değil, ama AB üyesi. Yani Rumların da fiilen NATO ittifakının kapsamına alındığı ve NATO’nun Kıbrıs’ın temsilcisi sayılan Rum kesiminin “egemenliğini” desteklemeyi kararlaştırdığı ilân edilmiş oldu.

Ve Türkiye, yıllardır veto ettiği bu “işbirliğine” sessizce onay verdi.

Türkiye’nin veto ettiği NATO-AB’nin ortaklaşa kuracağı, Rum kesiminin de içinde ve karar mekanizmasında yer alacağı Avrupa Ordusu’ydu. Türkiye NATO üyesi, ama AB üyesi değil. Rum kesimi ise AB üyesi, ama NATO üyesi değil. Emperyalistlerin çözüm formülü de Türkiye’nin AB’ye alınması değil, Rumların NATO’ya alınmasıydı. Bunu yıllardır açıkça istediler, şart koştular. İşte “Türk diplomatik kaynaklar” Varşova Zirvesi’nin ardından, “Atılacak adımlarda NATO’nun karar alma sürecinin işletilecek, böylelikle Türkiye’nin belirli bir alandaki işbirliğini onaylama ya da veto hakkı muhafaza edilecek” dese de o bildiriyle bunun kapısı açıldı.

-15 Temmuz Neyin Yıldönümü?-

Bir şey daha dikkatlerimizden kaçtı. 15 Temmuz, Kıbrıs’ta Yunan subayların yönetimindeki Ulusal Muhafız Alayı’nın Cumhurbaşkanı Makarios’u devirip, EOKA-B lideri Sampson’u Cumhurbaşkanı ilân etmesinin 42’inci yıl dönümüydü.

Türkiye’nin Barış Harekâtı da bundan sonra geldi. 1960 Garanti ve İttifak Anlaşmaları çerçevesinde 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a çıkarma yapıldı. Kıbrıs Türklerinin “soykırımdan”, devlete uzanan zorlu yolculuğunu anlatmayacağım.

Türkiye’deki 15 Temmuz darbesinden 5 gün sonra Yunan Dışişleri Bakanı Kocias ne söyledi biliyor musunuz; “Kıbrıs’taki işgâl güçlerinin yönetimi ve görevlilerinin Türkiye’deki darbe girişiminde dahli olduğuna dair açığa çıkan bilgi de onaylamak ve desteklemektedir ki, çağdışı garantörlük sisteminin tasfiyesi ve işgal güçlerinin geri çekilmesine dair uzun süredir sahip olduğumuz fikirlerimiz Kıbrıs sorununda çözüm için temel koşullardır. Bu güçlerin Kıbrıs’tan ihracının gerekliliği bir kez daha ispat edilmiştir” dedi.

Yani Kıbrıs’a girişimize vesile olan bir darbenin yıl dönümünde gerçekleşen 15 Temmuz darbesi vesilesiyle Kıbrıs’tan çıkmamız istendi.

Dışişleri Bakanlığı’mızın yazılı “kınamasına” rağmen Yunan Bakan 2 Ağustos’ta bu sözlerini tekrarladı. Bir “esef” açıklaması daha yapan Dışişlerimiz, “1974’te Ada’da gerçekleştirilmek istenen darbenin de Yunanistan cuntası tarafından desteklendiğini” hatırlatıp, “Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin müzakerelerin yoğunlaşarak sürdüğü bu dönemde garantör ülke Yunanistan’ın yapıcı ve gerçekçi bir yaklaşım benimsemesini” istedi.

-Darbeden Sonra Kıbrıs-

Biliyoruz ki, Kıbrıs konusunda “kırmızı çizgisi” olan yegâne kurumumuz TSK’ydı.

Ama 15 Temmuz darbesiyle, hem KKTC’deki askeri varlığımız iyice tartışmaya açıldı (Darbecilerin listesinde ‘göreve devam’ diye gösterilen Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral İlyas Bozkurt YAŞ toplantısının ardından emeklililiğini istedi. Yine listede gösterilen bazı komutanlar emekliliğe sevk edildi), hem de kanun hükmünde kararnamelerle emir-komuta zincirinin bozulup, gerek Erdoğan, gerek Başbakan Binali Yıldırım’ın “birliklere doğrudan emir verme” yetkisini almasıyla, birçok konuda olduğu gibi TSK’nın Kıbrıs’ta da söz söyleme hakkı ortadan kaldırıldı.

Darbeden sonra KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı Ankara’ya geldi. Medyaya yansıdığı kadarıyla, görüşmelerde Kıbrıs müzakerelerinden çok “FETÖ operasyonları” ele alındı. Endişem, birilerinin KKTC’de “FETÖ operasyonları” diyerek, yıllardır Ada’dan çıkartılması istenen “Türkiye kökenli yerleşiklerin” örtülü tasfiyesine niyetlenmesidir!..

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve Rum Lider Anastasiadis’in kritik toplantıları bu ayın sonunda başlıyor. Kritik, çünkü “garantiler” konuşulacak. Eylül sonu veya Ekim’in ilk haftasında da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılacağı uluslararası bir konferansta, garantiler konusu karara bağlanacak. Bunlar öncesinde Rum lider Anastasiadis’in Kıbrıs için “uluslararası jandarma gücü” istemesi, ABD’nin de “Ada’da belli bir süre için uluslararası bir güç konuşlandırılması” önerisinde bulunması Türkiye’nin etrafındaki çemberin iyice daraltılacağını göstermiyor mu?

Biliyorsunuz son aylarda sık sık Türkiye’nin NATO’dan atılması konuşuluyor. “Türkiye aynı zamanda NATO toprağıdır… Karadeniz NATO gölü olmalıdır…” diyenler için “şantaj” niteliği taşıyan bu vur-kaçın ana hedeflerinden biri, Rum kesiminin NATO üyeliğine koyduğumuz vetonun kaldırılması, ardından Avrupa Ordusu’nun faaliyete geçip, Kıbrıs’ta göreve başlamasıyla birlikte Türk askerinin Ada’dan çıkartılmasıdır.

“Başarılı” 12 Eylül darbesinden 3 ay sonra Kenan Evren ve arkadaşları, Yunanistan’ın NATO üyeliğine ilişkin vetomuzu kaldırmıştı. O günden sonra Yunanistan, ağa babalarıyla birlikte Ege ve Akdeniz’de kazandığımız ne varsa, diplomasi masasında birer birer aldı.

“Başarısız” olduğu vurgulanan 15 Temmuz darbesinin inşallah böyle bir sonucu olmaz.

Ama maalesef şundan eminim; ABD Başkan Yardımcısı Biden Fetullah Gülen’i vermeye değil, Kıbrıs’ı “istemeye” geliyor.

Kıbrıs’ı vermeyi aklının ucundan dahi geçirenler varsa!.. Şu bilinsin ki; Sadece Türkiye’yi değil, kendilerini de bitirirler.

Müyesser YILDIZ

22 Ağustos 2016

Odatv Link: https://odatv4.com/yazar/muyesser-yildiz/abd-baskan-yardimcisi-biden-bizden-orayi-istemeye-geliyor–2208161200.html

Kategori:Uncategorized