İçeriğe geç

Bakanın Şapkasından Tavşan Değil Türköne Çıktı!..

Danıştay’ın Andımız kararıyla ilgili tartışmalar hız kesmeden sürüyor.

Erdoğan başta olmak üzere ülkeyi yönetenlerin tamamı kararı başlangıçta, “Yargının, idarenin işlerine karışması” olarak değerlendirdi.

Danıştay sert bir dille uyarıldı!.. Maalesef ülkenin yalın gerçeği; Bu uyarıdan sonra herkeste, yüksek yargı organının kararından geri adım atacağı, atmasa bile verilen kararın uygulanmayacağı düşüncesi hakim oldu.

Buna rağmen iktidarın tepkisi, “İşlerine müdahale”den ibaret kalmadı, iş Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün ve Türk kavramının tartışılmasına, “ırkçılık, kafatasçılık, Türkçe ezan zulmü” suçlamalarına vardırıldı.

Biliyor musunuz, bugün Andımız’a yönelik sözlerinin tamamı 5 yıl önce de söylendi.

“Demokratikleşme paketi” kapsamında Andımız’ın okullarda okutulması uygulamasına son verilmesinin ardından dönemin Başbakanı Erdoğan, 8 Ekim 2013’teki partisinin grup toplantısında şunları anlattı:

“İlk ve orta okullarda 1933 yılında başlayan Andımız olarak bilinen metnin yazarı son derece tartışmalı isim olan Reşit Galip’ti. Reşit Galip Türkçe ezan zulmünün mimarlarındandır. Aynı Reşit Galip, insanları kafa taslarına göre sınıflandıran, sözüm ona bir bilim insanıydı. Ant uygulamasının Cumhuriyetimizle uzaktan yakından ilgisi yoktur. CHP ve MHP bu uygulamanın tarihini bilmedikleri için kestirmeden bir istismar kampanyası başlatıp milleti yanıltma yoluna gidiyorlar. 30’larda Hitler ve Stalin gibi toplumu formatlamak için bu tür uygulamalar yapılıyordu. Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde çocuklar içtimaya dizildiği, ırkçı sloganlar okunan metinler göremezsiniz. Bal bal demekle ağız tatlanmaz, balı yersen ağız tatlanır. Türküm demekle Türk olunmaz. Doğruyum demekle çalışkan olunmaz.”

Şimdilerde yeni bir “açılım” gündemde mi bilmiyoruz, ama 5 yıl öncesi ile bugün arasında bir benzerlik daha; 30 Mart 2014’te mahalli seçimler yapılacaktı. Erdoğan da Andımız’la ilgili bu sözlerinin yanısıra yine “vesayetten” söz edip, “Seçimler öncesinde başta TBMM olmak üzere her ortamda, gerilim siyasetine başvuracak muhalefet karşısında her zaman olduğu gibi sağduyulu ve sorumlu davranacağız. Tahriklere boyun eğmeyeceğiz. Gerilim siyaseti tuzağına düşmeyeceğiz. Özellikle muhalefete, muhalefetin kendi dil ve üslubuyla cevap vermeyecek o seviyeye düşmeyeceğiz. 2014 Mart seçimlerine kadar kutuplaştırmayı artırmak, buradan nemalanmak isteyen muhalefete bu kozu vermeyeceğiz. AK Parti 76 milyonun tamamını muhatap alan, aynı gönül birliği ile konuşan, Türkiye’yi bir bütün olarak kucaklayan bir partidir” diyordu.

Bu yılki tartışmalarda Erdoğan’dan ilave olarak, “Türk’üm ama Türkçü değilim” açıklaması geldi… Bir de Andımız’ın okutulmasını isteyenleri, “Koca koca adamlar, yarım yamalak ezberleriyle ant okumaya yeltenip, milletin karşısında kendilerini rezil kepaze ettiler. Hepsi birbirinden utanç verici bu hadiselerin çoğunun siyasetin değil, psikiyatrinin konusu olduğunu düşünüyorum” diye suçladı.

“Psikiyatrinin konusu” tespitinden sonra nedense aklıma 29 Ağustos 2014’te Köşk’teki resepsiyonda yaşanan bir olay geldi. İmralı müdavimlerinden HDP’li Sırrı Süreyya Önder’e, “Nereli” olduğu sorulmuş, o da, “Adıyamanlıyım. Çok afedersiniz Türküm, tedavi oluyorum” cevabını vermiş ve ev sahipleri gülmüştü!..

-Türköne “Faşizm” Demişti-

Andımız’la ilgili ilk tartışma başladığında, Zaman’ın meşhur yazarı Mümtazer Türköne’nin bu konudaki “fikirlerini” aktarıp, “Kendisi hapiste, görüşü iktidarda” demiştim. Gelinen nokta itibarıyla Türköne’nin başka bazı yazılarını daha hatırlamamız gerekiyor.

“Demokratikleşme paketi” kapsamında daha Andımız kaldırılmadan 4 yıl önce “Ne mutlu Türk’üm diyene” başlığı altında şunları yazdı:

“Etnik kökenini bir üstünlük sebebi olarak görmek en kestirme yoldan ırkçılık demek… Ülke içinde düşman yaratan, toplumu bölen, millet olma iradesini örseleyen her şey, kullanacağınız her araç milliyetçiliğe aykırıdır… ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sözünün yazılacağı yer dağlar taşlar değil, insanların zihni ve gönlü olmalıydı. Bu sözü bir cebir ve tehdit unsuruna dönüştürdüğünüz zaman birlikte yaşama iradesi sizin elinizle sona erdirilmiş demektir… ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sözü ne için söylenmişti? Bir milleti ortaya çıkartmak için değil mi? Bugün ne işe yarıyor? Güneydoğu’nun dağlarında taşlarında duran bu söz, onu gören insanları mutlu ediyor mu? Millet, böyle mi yaşatılır? Bu sözü bir ölçü olarak kullanmak neye hizmet edecek: Ortalığa düşmanlık saçarak egosunu şişirenlere mi; millî değerlere mi?”

Ocak 2012’deki bir başka yazısında, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı törenlerinin 1930’lu yıllarda faşist İtalya’dan alındığını, Cumhuriyet kadrolarının faşizmden çok derinden etkilendiğini öne sürüp, “Faşizm ölmedi. Türkiye’de stadyum ritüellerinde, darbe Atatürkçülüğünde ve bugün hâlâ çocukların hançerelerini yırtarak söyledikleri ‘Andımız’da yaşamaya devam etti. Bugün faşizm devlet içinden tasfiye edildi. Sembollerde yaşamaya devam ediyor. Kurtulmanın zamanı gelmedi mi?” diye sordu.

Tam o günlerde dönemin Cumhurbaşkanı Gül tarafından Atatürk Kültür Dil ve Tarih Kurumu üyeliğine atanmış, gelen tepkiler üzerine istifa etmek zorunda kalmıştı.

Hemen bunun ardından, “Andımızdaki Türk Kim?” başlıklı şu yazıyı kaleme aldı:

“Bir Türk’ün çocukluk yıllarında her sabah ‘Türk’üm’ diye başlayan andımızı tekrarlaması ne anlama geliyor? Bir Kürt’e, ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ dedirtmekten daha kötüsü, aynı sözü bir Türk’e söyletmek. Zira bir Kürt bu lâfı ne kadar tekrarlarsa tekrarlasın Türk olamaz. Ama bir Türk’ün zihninde ve ruhunda meydana gelen hasarı kim düzeltecek? Andımız, Türk’ü ve Türk olmayı yüceltmiyor. Türk olmayı, sadece otoriteye itaatin bir gerekçesine, bahanesine dönüştürüyor… Küçük çocukların her sabah soğukta, okul bahçesinde andımızı okumak için toplanması, geç kalanların azarlanıp hizaya çekilmesi ve toplu olarak sınıflara dağılmaları şeklinde tekrarlanan ritüel, andımızın içeriğinden daha önemli değil mi? Çocuklara bunu neden yaptırıyoruz? Bir sebep düşünün… ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sözünü herkese söylettiğiniz, dağa taşa yazdığınız zaman Türk milleti ne kazanıyor? Mantıklı soru: Gerçekte ne kaybediyor? Milli Eğitim Bakanlığı’nın ‘Türklüğe zarar veren’ bu andı hemen kaldırmasını Türk milliyetçilerinin de talep etmesi gerekmiyor mu?”

Türköne’nin Haziran 2013’teki bir röportajında, “Atatürkçülük, milliyetçilik, inkilapların saçma sapan olduğunu, Anayasa’ya ideolojik anlam yükleyen bu tür şeylerin kaldırılmasını” da savunduğunu kaydedip, Andımız’ın kaldırılmasından önceki son iki yazısından bazı satırlar aktaralım:

“Dini bir ritüel havasında çocuklara, faşizmin ırkçı böbürlenmesini ve solidarizmini telkin etmek insanlığa da medenî bir toplum halinde yaşama arzusuna da aykırı… Çocuklar sıcakta, soğukta bu ilkel ritüelin çarkları arasından geçip-yontulup terbiye ediliyorlar ve ancak ondan sonra, öğretmenin vereceği bilgileri almaya hak kazanıyorlar. Mesele andımızın içeriğinden önce bu kişiliksizleştiren disiplin ritüelinin kendisi… ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sözü, Atatürk’ün 29 Ekim 1933’te kürsüye çıkıp îrâd ettiği nutkun son cümlesi. Bu cümleyi Türk olanların söylemesinin hiçbir anlamı yok. Ben anadan-babadan Türk’üm; öyleyse demekle değil, olmakla mutlu olmam gerekmez mi? Demek ki, bu çağrı Türk olmayanlara yapılıyor. İç dünyamıza ait bir duygu olan mutluluğa, etnik referansınızı değiştirerek veya bunu ifade ederek ulaşacağınız söyleniyor… Bu mutluluk çağrısı amacına ulaştı mı? Daha açık ifade ile Cumhuriyet’in asimilasyon politikaları başarılı oldu mu? Objektif bir sonuca ulaşmak adına, başarılı olduğunu teslim etmeliyiz. Sadece Kürtlerin bir kısmı mutlu olmadılar ve itiraz ettiler… Hep birlikte mutluluğumuz, 80 yıl öncesine ait bu sözün gerilerde kalmasına bağlı.”

-O Dilekçeyi Türköne mi Yazdı?-

Neden mi yeniden hapisteki Türköne’nin kulaklarını çınlattık?

Cumhuriyet Gazetesi’nden Ozan Çepni, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Andımız kararına karşı Danıştay’a sunduğu 11 sayfalık temyiz dilekçesine ulaştı ve bunu paylaştı.

MEB Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı dilekçede, özetle şu ifadeler kullanılmış:

– Öğrenci Andı işlevselliğini yitirmiştir. Hal böyleyken 21. yüzyıl Türkiye’sinde 30’lu yılların ritüellerini benimsemek anakronik (çağdışı) bir yaklaşım olacaktır…

– Andımız gibi uygulamalar, 1900’lü yılların ilk yarısında yaygın olarak kullanılan uygulamalardır. Gerek faşizm gerekse komünizm, bu ve benzeri uygulamaları sıkça kullanmıştır. Askeri ağırlıklı rejimler bu tür uygulamaları temel almıştır. Bunun bir yansıması olarak da okullarda da kullanılmaya başlanmıştır. Bu aynı zamanda okulların ideolojikleşmesi ve askerileşmesi anlamına gelmektedir. Oysa günümüzde bu yaklaşım terk edilmiştir. Okullarımızda aleni hiçbir ideoloji savunulmamaktadır, askeri bir disiplin uygulaması da bulunmamaktadır…

– 1910’lardaki davranışçı model, “Bir şeyin tekrar ettirilerek dikte edilmesi, empoze edilmesi, bir anlamda ‘kafasına vura vura belletilmesi”ydi…

– Andımızı 1933 yılından itibaren söyleyen kuşakların And’daki ifadelere ne denli uygun yurttaşlar olarak geliştikleri, etkisini anlamak açısından konu bir bütüncül yaklaşımla değerlendirilmelidir…

– Öğrencilerin her gün ‘papağan gibi’ tekrarlayacakları sözler yerine, konuşup tartışarak ve yaşayarak edinecekleri özellikler, günümüz eğitiminin önemli bir kısmını oluşturmaktadır…

– Her sabah öğrencilerin sıraya sokulup, tekrarlatılarak bir takım değerlerin kazandırılmaya çalışılması, hem Türk Milli Eğitimi’nin benimsediği eğitim anlayışına hem de dünyada genel kabul gören eğitimbilim anlayışına uygun değildir…

Bu dilekçeyi, Mümtazer Türköne yazmış olmasın?!.

Yeni sistemin Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, “2023 Eğitim vizyonunu” açıklarken, “Bana şapkadan tavşan çıkaracakmış gibi bakmazsanız sevinirim” demişti.

Bir ihtimal tavşan çıkabilirdi, ama Türköne’nin çıkmasını herhalde hiç kimse beklemiyordu!..

Müyesser YILDIZ

12 Kasım 2018

Odatv Link: https://odatv4.com/yazar/muyesser-yildiz/milli-egitimin-dilekcesini-mumtazer-turkone-mi-yazdi-12111851.html

Kategori:Uncategorized