
Milletçe bir yaşımıza daha girdik. MHP Lideri Bahçeli, 40 bin insanımızın ölümünden sorumlu İmralı’daki teröristbaşını “kurucu önderliğe” yükseltip, ona “barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü” statüsünü lâyık gördükten sonra, şimdi de bu sıfatın onun “hakkı” olduğunu vurguladı.
Niye hak etmiş? 27 Şubat 2025 ile 27 Şubat 2026’da yaptığı “tutarlı ve değerli açıklamalarından” dolayı!..
İmralı, Kandil ve DEM’in tonlarca şartına rağmen Bahçeli, teröristbaşının “sözünü” tutup PKK’yı feshettiğine ve silah bıraktırdığına inanarak, ona “koordinatörlük” statüsü verilmesini yani bir an önce resmen masaya oturmasını istiyor olabilir. İyi, ama açılımı başlatırken, teröristbaşına vaadi sadece “umut hakkından” yararlanması değil miydi? Öyleyse bu nereden çıktı? Besbelli, göç yolda diziliyor, alıştıra alıştıra gidiliyor!..
MHP Lideri bunları söylerken, hem “Terörle mücadelede geri dönüş yoktur… Bizim MHP olarak sözümüz sözdür… Geri dönüşümüz de yoktur” dedi hem bunun bir “devlet politikası” olduğunu da kaydetti.
Şu “devlet politikası” işine açıklık getirelim.
AKP cenahı, açılımın Erdoğan’ın 26 Ağustos 2024’te Malazgirt’te yaptığı “iç cepheyi tahkim etme” çağrısıyla başlayıp Bahçeli’nin 22 Ekim’de Meclis’te teröristbaşına, “Örgütü feshet, umut hakkından yararlan” çağrısıyla tamamlandığını savunurken MHP kanadı, gelinen noktada en büyük payı Bahçeli’ye verip onun “vizyoner liderliği sayesinde terörsüz Türkiye olgusunun bir devlet politikası olarak benimsendiğini” anlatageldi.
Tabii olayın bir de MİT boyutu var. Kastettiği Devlet Bahçeli değil, MİT olmalıydı ki teröristbaşı, “Biz AKP’lilerle değil devletle demokratik hukuk çözümünü tartışıyoruz.” deyip durdu.
Nitekim Bahçeli’nin bir vakitler, “Nereye çalıştığı, kimlerin acenteliğini yaptığı malumumuz” dediği, ama şimdi birlikte poz verdiği DEM’li Cengiz Çandar önceki gün, “Devlet ile Öcalan arasında bir aracı olmadığını, Öcalan’ın devlet yetkilileriyle doğrudan görüştüğünü” hatta, “PKK yönetiminin de devletle doğrudan görüşmeler yaptığını” iddia etti.
Hemen burada Bahçeli’nin, birinci açılım sürecinde de müzakereleri yürüten MİT’e ilişkin sözlerini hatırlamamak olmaz.
Örneğin, “En başta MİT’in süreç ihanetinin taşıyıcı ve hızlandırıcı unsuru haline getirilmesi, affı mümkün olmayan bir gaflettir.”, “Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla İmralı ve Kandil arasında mekik dokuyan ve üstelik de başında millilik sıfatı bulunan istihbarat teşkilatı, Türkiye’yi girdaba çekmek için hiç olmadığı kadar performans sergilemiş, mesaisini maalesef Türkiye’yi çöküşe götürmeye harcamış ve harcamaya da devam etmektedir.” gibi ifadeler kullandı.
MİT Yasası’ndaki değişikliklere ise; “Kendini devletin yerine koyan AKP tarafından birçok devlet kurumuna yapıldığı gibi MİT de dönüştürülerek tamamen Başbakan’a bağlanmakta, teşkilât ‘devlet içinde devlet’ mertebesine çıkarılmaktadır… Eğer teklif yasalaşırsa, yeni MİT Yasası’nın adı ‘Terörle Müzakere Yasası’ olacaktır.”, “Devletin gözü ve kulağı olması gereken MİT, Tayyip Erdoğan’ın özel teşkilâtı misyonuna soyunmuş, millilik vasfıyla, kuruluş misyonu ve tarihiyle çelişen bir istikamette faaliyetler içerisine girmiş görünmektedir.” gibi sözlerle karşı çıktı.
Koordinatörlükten Anayasa Değişikliğine
Bahçeli, sürecin birinci yılında, “Devletin pazarlık yaptığını söyleyenler müfteridir.” restini çekti.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da geçtiğimiz Temmuz’da, çıkan PKK yasası için, “Sürecin yüzde 80’i geride kaldı” dedi.
Şayet PKK kendini feshetti ve teröristler silah bıraktıysa, yasadan sonra olması gereken neydi? MGK ve diğer güvenlik kurumlarının bu durumu tespitinin ardından suç işlemediği varsayılan teröristlerin 6 ay içinde gelip teslim olmasıydı.
Ama şimdi neler konuşuluyor? MGK teyidi bile gelmeden, teröristbaşının koordinatörlüğünde PKK’nın siyasallaştırılmasına yönelik çalışmaların başlaması… Oysa PKK’nın silah bırakmadığı, “fesih” denilenin ise “hareket” adını almasından başka bir şey olmadığı ortada.
Nereden biliyoruz? PKK’nın “hareket yönetimi” adı altında, dört gün önce yaptığı açıklamadan. Ne mi dediler?
“Türkiye içindeki güçlerini tümden geri çektiklerini”, ayrıca “Sınırdan uzakta olsa da Metina’daki 4 savaş tünelini ve mevzilerini boşalttıklarını” bildirerek, artık teröristbaşının “özgürleştirilip”, “Kürt sorununun demokratik ve siyasal yollarla çözülmesi” için gerekli adımların atılmasını istediler.
Yani silah elde bekliyorlar!..
Ne beklediklerini DEM’lilerin ağzından aktaralım.
Eş başkan Tuncer Bakırhan hafta başında katıldığı bir TV programında, PKK’nın silah bırakması için Kasım’ı işaret edip, sürecin “birinci aşamada” olduğunu belirtirken, “Kürtçe’nin konuşulması, okunması ve yazılmasının Türkçe’nin resmi dil olmaması anlamına gelmediği” gibi bir lütufta bulundu!..
Salı günkü Meclis grup toplantısında da silahların bırakılmasına karşılık “demokratik hakların tanınması ve hukuki güvencelerin sağlanması” gerektiğini vurgulayıp, “Barış sürecini ilerletmek, gerçek bir kardeşlik sözleşmesinin de önünü açacaktır.” dedi. Yani yeni anayasa istedi.
Yerine kayyum atanan eski Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk ise PKK ile Kürt kökenli vatandaşlarımızı özdeşleştirerek, “Kürtlerin kendilerine düşen her türlü görev sorumluluğu yerine getirdiğini”, ancak “devletin hiçbir adım atmadığını” öne sürüp, “Mesele sadece silah değil ki. Halkın talepleri, özlemleri, beklentileri var. Yıllardan beri özgür, demokratik bir ortamın sağlanması için bir mücadele vermiştir. Bu mücadelenin sonuçlanması ve başarıya ulaşması için çaba gösteriyor.” dedi.
Son olarak Cengiz Çandar, sürecin geleceği açısından Anayasa’nın vatandaşlık tanımıyla ilgili 66’ncı ve ana dilde eğitimle ilgili 42’nci maddelerinin önemli olduğunu, Erdoğan’ın bu yönde söz vermesi halinde konunun değerlendirilebileceğini söyledi.
AKP cenahına da bakalım.
Birinci açılım sürecinin baş aktörlerinden dönemin İçişleri Bakanı, şimdinin AKP Genel Başkanvekili Efkan Ala Perşembe günü Uludağ Üniversitesi’nin akademik yıl açılış töreninde; ilkinin “sabote” edilmesi dışında aslında iki sürecin farklı olmadığı itirafında bulunurken, terör örgütünün tasfiyesi ve silahların tamamen teslim edilmesi sürecinden sonrası için, “Daha fazla demokrasinin kimseye zararı yok, aksine herkese faydası var.” diyerek, “sivil toplum sözleşmesi” yani “sivil anayasa” mesajı verdi.
Ayrıca ülkede her gün birileri düşüncelerinden, yazdıklarından, çizdiklerinden dolayı gözaltına alınıp tutuklanmıyormuş gibi, yeni anayasa konusunda “herkesin düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi gerektiğini” vurgularken, şunları kaydetti:
“Herkes masanın etrafına gelsin ve düşüncelerini özgürce ifade etsin. Anlaşamadığımız konuları bir kenara bırakır, anlaştığımız konularda bir metin ortaya koyar ve bir anayasa hazırlarız… Bu memlekette her bir gencimizin, her bir akademisyenimizin ve her bir vatandaşımızın eşit haklara sahip olduğunu söylüyoruz. Öyleyse bunu hazırlayacağımız bir metinle güvence altına alalım… Düşüncelerin korkulardan arındığı bir ortamı hep birlikte oluşturalım… Temel sorunlarımızdan biri ‘Terörsüz Türkiye’ hedefiyse, bir diğeri de özgürlükleri ve demokrasiyi güçlendirmektir.”
AKP Genel Başkanvekili Ala iki sürecin farklı olmadığını söylediğine göre, kendisinin de yer aldığı Dolmabahçe mutabakatından sonra MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin gösterdiği tepkiyi hatırlatalım. Dedi ki;
“PKK’nın silah bırakacağını iddia etmek, bu yolla milleti avutup oyalamak tamiri imkansız bir şuursuzluktur… PKK, hain amaçlarına tam ulaşmadan silahları gömmeyecek, namluyu indirmeyecektir. Aksini iddia eden varsa ya şerefi yoktur ya da aklını ve mantığını haczettirmiş bir sefildir… PKK’nın her şeyden vazgeçtiğini, ıslah olduğunu, pişmanlık gösterip adalete teslim olacağını işiten de olmamıştır… Öcalan’ın demokratik siyaset uydurması, Türk demokrasisine biçilmiş bir kefendir… Özgür vatandaşlığın yasal ve demokratik güvenceleriyle ilgili hezeyanı parçalanmanın habercisidir. Kimlik kavramı, tanımı ve tanımlanmasına dönük çoğulcu demokratik anlayışa atıf yapması Türkiyeliliğin açıkça tescil hazırlığı, Türk kimliğinin silinme rezilliğidir. Cumhuriyetin, ortak vatan ve milletin demokratik ölçütlerle tanımlanma alçaklığı da Türkiye Cumhuriyeti’nin devleti ve milletiyle feshedilmesi ve tarih sahnesinden düşürülmesi anlamına gelecektir… Bebek katilinin sözde demokratik hamle ve dönüşümleri içselleştirmeyi hedefleyen yeni anayasa önerisi ise Erdoğan’a verilmiş pas, başkanlık sistemi için moral destektir.”
Neyin Hakkı?
Malûm; ABD’de 17 yıl önce “Afganistan’daki ABD varlığını protesto” için bir askeri üste 13 kişiyi öldürüp 20’den fazla kişiyi yaralayan eski binbaşı Nidal Hasan’ın elektrikli sandalye veya zehirli iğneyle değil, “askeri giysiler içindeki bir idam mangası tarafından kurşuna dizilmesi”, dahası bu infazın canlı yayımlanması tartışılıyor. Trump da, “Yayımlarsanız belki başka insanlar onun yaptığını yapmaz.” diyerek, nihai kararı kendisinin vereceğini söyledi.
Biz neyi konuşuyoruz; “koordinatörlüğün” teröristbaşının “hakkı” olduğunu!..
Neyin “hakkı” bu; 40 bin insanımızı öldürtüp Türkiye’ye 2.3 milyar dolarlık “terör faturası” ödettikten sonra aynı yalanlarla yeni bir “çözüm masası” kurdurabilmesinin “hakkı” mı?..
İnşallah, bu gidişle teröristbaşına bir de Nobel Barış Ödülü verilmesini istemezler!..
Müyesser YILDIZ
12 Ekim 2026
12punto link: https://12punto.com.tr/yazarlar/muyesser-yildiz/nobele-de-aday-gosterilmese-bari-155287