İçeriğe geç

Operasyonların Örttükleri…

Muhalefet partileri ve iktidar kontrolünde olmayan basın kuruluşları ile bağımsız gazetecilere yönelik operasyonlar hem alabildiğine hızlandı hem toptan götürüye döndü.

Son olarak üç gün önce şafak baskınıyla Halk TV’ye kayyım atandı.

YENİ Parti’yi “milletle birlikte kurduğunu” söyleyen Özgür Özel’e göre, Halk TV’ye el konulmasının esas sebebi; “yayıncılık anlayışı”…… Bir de “zamanlamaya” dikkat çekip Ekrem İmamoğlu’nun savunmasına başlamasına saatler kala yapılmasının “tesadüf” olmadığını vurguladı.

Doğrudur, olabilir. Ama acaba başka sebepler ve zamanlamalar yok mu?

Ülke içinde; milletin ekonomik sefaletinin üstüne fon skandalı, hukuk ve demokrasi krizleri tavana vurmuş, PKK açılımı da enikonu Türkiye’nin üniter-milli yapısını hedef alan pazarlıklara dönüşmüşken,

Dışarıya ilişkin de;

– Üzerinden iki aydan fazla zaman geçtiği halde Mekke Anlaşması’nın içeriği açıklanmamış ve Meclis’e sevk edilmemişken,

– Trump, İran’a yeni saldırı hazırlıklarına girişmiş, üstüne Erdoğan’ı “Yemen’e karşılık vermeye” davet edebileceğini belirtip, “Benim isteğimi yerine getireceğini düşünüyorum.” demişken,

– Ankara’da alay-ı vâlâ ile yaptığımız zirvede Rusya ve İran’la ilgili kararlarını desteklediğimiz NATO’nun Genel Sekreteri Mark Rutte, Rusya’nın NATO topraklarına saldırması halinde karşılık vereceklerini söylemişken,

– “İki devlet bir millet” olduğumuz Azerbaycan’la görünürde türban yasağı, gerçekte derinlerdeki başka sebeplerle gerilim başlamışken… Keza Aliyev, Zenzegur koridorunu 99 yıllığına kapan Trump’ın Azerbaycan-Ermenistan’a paraflattığı deklarasyonu, Ermenistan Anayasası’ndaki Azerbaycan’a yönelik toprak iddiasını değiştirmeden imzalamayacağını duyurmuş ve dahi Türkiye, Azerbaycan’a destek için sınırını 1993’te kapatmışken, ayrıca Ermenistan Anayasası’ndaki Türkiye’ye yönelik iddialardan da vazgeçilmemişken; Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzonyan, “Yarın sabah uyandığımızda Türkiye-Ermenistan sınırının açıldığına ilişkin bir haber başlığıyla karşılaşabiliriz.” açıklamasını yapmışken,

Bunlar yerine üç gündür neyi konuşuyoruz? Halk TV operasyonunu, bir miktar da Silivri’yi ve fon skandalını…

Esas sebep ve hedef; milletin, Türkiye’nin üzerine dört koldan gelen/gönderilen bu büyük çığları görmesini, tartışmasını ve duymasını önlemek olmasın?!

Ev Sahibi Biz… Ya “Patron”?

Buyurun, o çığın içinden güncel ve son bir örnek:

Ülkemizin ev sahipliğinde, 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya’da 2026 BM İklim Değişikliği Konferansı (COP31) düzenlenecek. 120’ye yakın devlet ve hükümet başkanının katılacağı bu konferanstaki resmi müzakereler ise 11-12 Kasım’da yapılacak.

Bu konferansın yapılacağı yerin kararı nasıl mı alındı? Türkiye ile Avustralya talipti. Epey görüşme, tartışma yaşandı. Bizden farklı olarak Avustralya’da muhalefet ve medya, toplantının “on milyarlarca dolarlık” maliyetini de gündeme getirip, “Bu işten çekilin. COP zirveleri artık gezegeni kurtarmak yerine reklam ve yatırım fuarına dönüştü.” çağrısı yapmakla kalmadı, “Türkiye’ye bırakmak daha iyi olabilir. Artık maliyete de harcanan çabaya da değmez.” dedi.

Bunların etkisiyle midir, bilinmez; Avustralya Başbakanı Anthony Albanese, Erdoğan’a mektup yazarak müzakerelere girişti. Ne gibi müzakereler olduysa; Türkiye’nin “ortak ev sahipliği” modelini önerdiği, ama Albanese’nin “BM kurallarına aykırı” diye reddettiği ortaya çıktı.

Nihayetinde medyamız, Avustralya’nın “pes ettiğini” ve COP31’in Türkiye’de yapılacağını müjdeledi!..

Ama bu müjdenin içinde ufak (!) bir ayrıntı vardı: ev sahibi Türkiye, zirvedeki müzakerelerin lideri ise Avustralya olacaktı!..

Kimleri Sevinçten Havalara Uçurduk?

Neyse biz yine de “itibardan tasarruf olmaz” deyip; Rum-Yunan cenahının COP31’e ilişkin nasıl bir başarıya imza attığını aktaralım.

Zirvenin hazırlıklarını yürüten Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un Nisan’da BM’deki bilgilendirme toplantısına Rumlar alınmadı. Bunun üzerine Rum lider Nikos Hristodulidis, Yunanistan’la birlikte AB ve BM nezdinde harekete geçti.

Yunanistan Çevre ve Enerji Bakanı Stavros Papastavrou, ilk olarak Haziran’da Lüksemburg’da düzenlenen AB Çevre Bakanları Konseyi toplantısında; “Türkiye’nin, Kıbrıs’ı COP31’in gayriresmi hazırlık süreçlerinin dışında tutma girişimini” kınayıp, “Ya 27’si birden ya da hiçbiri.” dedi. AB’nin İklim Eyleminden Sorumlu Komisyon Üyesi Wopke Hoekstra da Yunanistan’ın tavrına ilişkin bir destek açıklaması yaptı.

Konu Erdoğan’ın da katıldığı geçen ayki BM Zirvesi’ndeki görüşmelerde de gündeme geldi. Yine Yunanistan Enerji Bakanı Papastavrou, New York’ta bulunan AB üyesi ülkelerin ilgili bakanlarıyla yaptığı toplantıda; Türkiye’nin, Rum lider Hristodulidis’i davet etmemesinden yakınıp bunun, “Yalnızca Yunanistan veya Kıbrıs’ı ilgilendiren bir mesele değil, bir Avrupa meselesi olduğunu” söyledi ve “COP31’de ya tüm üye ülkeler eşittir ya da hiçbiri.” sloganını tekrarladı.

Aynı günlerde Yunanistan Enerji Bakanlığı, ülkesinin COP31’e yönelik tutumunun netleştiğini ve Rum liderin devre dışı bırakılmasını sert bir dille kınadığını açıklarken, AB ülkelerinin dayanışma göstergesi olarak zirveye katılımını askıya alması istendi.

Sonuç mu?

Pazartesi günü Rum basını; “AB ile yürütülen diplomatik temasların ardından” Türkiye’nin COP31’e Rum yönetimini de davet ettiğini öne sürdü. Ancak davet mektubunun kimden geldiği açıklanmadı.

Halk TV operasyonunun yapıldığı önceki gün ise bizzat Rum lider Hristodulidis söz konusu daveti doğrulayıp, “Elbette katılacağım” derken, şunları vurguladı:

“Zirveye davet edilmem, Kıbrıs sorununa ilişkin mesajlar da taşıyan bir gelişme. Kamuoyuna yansımadan yürüttüğümüz diplomatik ve siyasi çabalarımızın sonucunda bir netice elde etmiş olmaktan memnunum.”

Hristodulidis, “zirve sırasında olumsuz gelişmeler yaşanma ihtimaline” ilişkin bir soru üzerine, “Her türlü olasılığa karşı hazırlanıyoruz ve hiçbir ihtimali göz ardı etmediğimizi söylemeliyim.” dedikten sonra da böyle bir durumda “AB üyesi olan Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından karşılık verileceğini ve AB’nin 27 üye devletten oluştuğunu” kaydetti.

Hemen burada, Haziran 2021’deki, Yunanistan’ın da davet edildiği Antalya Diplomasi Forumu’nda yaşanan bir olayı hatırlatalım. Bizzat dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, o vakitler Rum Dışişleri Bakanı olan Nikos Hristodulidis’in mevkidaşlarını telefonla arayıp bu toplantıya katılmamalarını istediğini, bunun üzerine Yunanistan temsilcilerinin gelmekten vazgeçtiğini açıkladı. Rum kesiminin tepkisinin sebebi; KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın toplantıya davet edilmesiydi. Aynı gerekçeyle, AB Yüksek Temsilcisi Josep Borrell de Erdoğan’ın liderler için düzenlediği resepsiyona katılmadı.

KKTC’nin Tanınması Çağrısı Yapılırken

Bilindiği gibi, AB ve ABD’nin tüm baskılarına rağmen Türkiye, Kıbrıs Rum kesimini tanımadığı gibi, KKTC’nin tanınması için dünyaya çağrıda bulunuyor.

Bu durumda hem muhalefetin hem de medyanın, Nikos Hristodulidis’in COP31’e neden ve kim tarafından davet edildiğini ve -asıl önemlisi- bunun Rum kesimini tanıma anlamına gelip gelmeyeceğini sorgulaması gerekmez mi?

Muhalefetin hali ortada. İktidar medyasına gelince; o sevinmeyecek de kim sevinecekse, Hristodulidis’in davet gelince “sevinçten havalara uçtuğunu” bildirdi.

Ayrıca, olası tepkileri önleme amaçlı olsa gerek; “Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin ilk lideri Makarios’un (İHA’ya göre 1962’de, Hürriyet’e göre 1963’te) Türkiye’ye resmi ziyarette bulunduğu”, diğer Rum liderlerden Klerides’in 1999’da İstanbul’da düzenlenen AGİT Zirvesi’ne, Nikos Anastasiadis’in ise 2016’da yine İstanbul’da gerçekleştirilen BM Dünya İnsani Zirvesi’ne katıldığı, Hristodulidis’in de Türkiye’yi ziyaret eden dördüncü Rum lider olacağı vurgulandı.

Öyleyse biz de şunları kaydedelim:

Makarios geldiğinde, Rumlar henüz 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkmamıştı… Klerides ile Anastasiadis’in İstanbul’da katıldığı toplantılarda ise davet sahibi Türkiye değil, AGİT ile BM’ydi. Ki, Anastasiadis 2016’daki toplantı vesilesiyle Erdoğan’ın verdiği resmi yemeğe, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın da davet edildiğini öğrenince, “Size afiyet olsun, ben gelmiyorum.” diyerek programını yarıda kesip İstanbul’dan ayrılmıştı.

COP31’e gelince; büyük ihtimalle Hristodulidis’in BM ya da müzakerelerin liderliğini yapacak olan Avustralya tarafından davet edilmesi gibi bir formül bulundu veya bulunacak. Ancak her halükarda başlangıçta davet etmediğimiz bu kişinin Antalya’ya gelmesinin, Rum-Yunan cenahının hangi “diplomatik ve siyasi çabaları” sonucunda kabul edildiğinin açıklanması gerekmez mi?

Acaba bu işte AB’nin yanı sıra Trump’ın da parmağı var mı? Malûm; buraya gönderdiği sömürge valisi, “Doğu Akdeniz’de yeni bir düzenin kurulmasının zamanının geldiğini” söylerken, “Kıbrıs sorunu”nu “bir apse” olarak nitelendirmişti ya!..

Müyesser YILDIZ
16 Ekim 2026

12punto link: https://12punto.com.tr/yazarlar/muyesser-yildiz/operasyonlarin-orttukleri-155868

Kategori:Uncategorized