İçeriğe geç

Bu Askerimiz Kimin Roketiyle Şehit Oldu?!

Daha Erdoğan’ın, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini veto etmeyi gündeme getirdiği ilk günlerde, “Olmayacak duaya amin” dedik.

Öyle de oldu. Tüm restlere ve höykürmelere (Erdoğan’ın kullandığı bir ifade) rağmen önceki gün bu iki ülkenin NATO üyeliği kabul edildi.

Aslında işin bittiği Madrid’e hareketinden önce Erdoğan’ın; “Bu sabah Sayın Biden ile de bir görüşme yaptık. Bu akşam veya yarın tekrar bir araya gelme arzusunu ifade etti, biz de ‘olabilir’ dedik.” demesinden belliydi. Görüşmeye ilişkin Beyaz Saray’ın açıklamasında, Biden’ın, Erdoğan’la görüşmeyi dört gözle beklediğinin vurgulanması ise “zafer” ilânı gibiydi.

Biden’ın gül cemalini görmek için neler yapıldığını bilmesek Erdoğan’ın olabilir nazlanmasını alkışlar, yine 2 yıldır Biden’ın Erdoğan’a “muhabbetini” görmesek, dört gözle beklemesine şaşırırdık. Ancak böyle olmadığı, ABD medyası başta olmak üzere cümle alemin dilinde.

Ez cümle; krizi bitirip Erdoğan’ı ikna eden yine Biden oldu!..

Türkiye’yi bilmem; ama Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın bekası tahkim edildi!..

İmzaların Mürekkebi Kurumadan

İki gündür enine boyuna konuşulduğu için Madrid’de üç ülkenin Dışişleri Bakanı tarafından imzalanan, hiçbir geçerliliği ve güvencesi olmayan 10 maddelik “memorandum”un detaylarına girmeyip sadece şuna dikkat çekeceğim:

Erdoğan’ın “rest” çektiği ilk günlerde, iktidarın gazetesi Sabah, Ankara’nın, Finlandiya ve İsveç’e 10 maddelik manifesto verdiğini duyurmuştu. 10 maddelik manifestoya karşı, 10 maddelik momerandum!..

Bakmayın sadece iktidar medyasının değil, yabancı medyanın da Erdoğan için yazdığı zafer destanlarına!.. Benzer gazları AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi vermesinde, müzakerelerin başlamasında veya Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri seçilmesinde de vermişlerdi. Ne oldu?

Kaldı ki, şaşırtıcı ama bazı iktidar yazarları bile, NATO’ya güvenilemeyeceğini, verilen sözlerin tutulmasının garantisi olmadığını vurguladı.

Nitekim, daha atılan imzaların mürekkebi kurumadan, muhataplarımız süratle aslına rücu etti.

Örneğin; Finlandiya Cumhurbaşkanı Niinistö, görünürde sadece PKK’yı terör örgütü kabul eden NATO’nun, “terörle mücadele politikalarına bağlı kalacaklarını”, suçluların iadesi konusunda da kendi ulusal mevzuatlarına göre çalışacaklarını söyledi.

İsveç Başbakanı Başbakanı Magdalena Andersson, bazı kişilerin iadesi konusunda kendilerine böyle bir dosya gelip gelmediğini bilmediğini belirtip, “Bunları yasalar çerçevesinde ele alacağız.” dedi. İsveç Adalet Bakanı Morgan Johansson da, İade prosedürümüz değişmedi. Sadece Türkiye’nin terörist demesi yeterli değil.” açıklamasını yaptı.

Öte yandan NATO’nun patronu ABD’nin Dışişleri Bakanlığı Sözcülerinden Samuel Werberg, Suriye ve Rojava’daki durumu kaosa sürükleyecek her türlü saldırıya karşı olduklarını, ayrıca Irak ve diğer ülkelerdeki Kürt müttefikleriyle koordinasyon ve işbirliğine devam edeceklerini” bildirdi.

Dahası Erdoğan-Biden görüşmesinden sonra Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada; “iki liderin de Ege Denizi ve Suriye’de istikrarı korumanın” öneminden söz ettiği vurgulandı.

Anlamı; Suriye’de operasyon yapılmayacak… Ege’de Yunanistan rahatsız edilmeyecek!..

Durum bu olunca; haliyle birçok kişi Ankara’nın ne kazandığını sorguluyor. Bunlar arasında NATO’nun eski Genel Sekreteri Hoop Scheffer da var. Scheffer, Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğine onay vermesinin çok önemli bir gelişme olduğunu belirtip, “Bunun karşılığında Türkiye’nin alacağı bedel ne olacak, onu merak ediyorum. Çünkü bu sadece Finlandiya ve İsveç’in Kürt teröristlere ve aşırılığına karşı biraz daha sertleşmesi olamaz.” dedikten sonra 2009’da kendisinden sonra Danimarka eski Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne getirilmesinde yaşanan pazarlıklara dikkat çekti. Erdoğan’ın benzer bir pazarlığı kendileriyle de yaptığını belirten Scheffer, şunları anlattı:

Erdoğan’ı ikna etmek için bir bedel ödedik. O zamanki ABD Başkanı Barack Obama da dahil, NATO ülkelerinin liderleriyle oturduk, genel sekreter yardımcılığına bir Türk’ün getirilmesini kararlaştırdık. O dönemki bedel buydu.”

Biz de hemen şunu hatırlatalım. Evet, o NATO Zirvesi’nde görünürde Rasmussen krizi yaşanmıştı. Ancak Türk ve dünya kamuoyu bunu konuşurken Fransa’nın, NATO’nun askeri kanadına dönüşü -tereyağından kıl çeker gibi- gerçekleşmişti.

Bahçeli: 2009-2022

Şuraya geleceğiz:

İktidar yazarları bile Madrid anlaşmasına tereddütlü yaklaşırken, Cumhur İtitfakı’nın ortağı MHP Lideri Bahçeli de dün alelacele bunu milli başarı ilân etti. Türkiye’mizin istediğini aldığını açıkladı… Ve “Hiç kimsenin bu saygı duyulup takdir edilmesi gereken tabloyu karalamaya tevessül etmemesi uyarısında bulundu.

Madem öyle; Bahçeli’nin bir de 2009’da, Rasmussen’in Genel Sekreter yapıldığı ve Fransa’nın NATO’ya döndüğü NATO Zirvesi’nden sonra neler söylediğine bakalım mı? Özetle dedi ki;

– İdeal ve ciddiyetten uzak, aynı zamanda değişken ve duruma göre farklılaşan omurgasız siyaset anlayışının son örneği NATO Genel Sekreterliği görevine atanacak olan kişinin seçimi esnasında yaşanmıştır.

İslâm âleminin ve milletimizin, NATO Genel Sekreterliğine seçilen Danimarka Başbakanı’na karşı olumsuz bakışı bilinen bir gerçekken, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı arasında yaşanılan çelişkili beyanlar ve ardından ucuz pazarlıklarla ikna edilmeleri, kabulü mümkün olmayan bir durumu ortaya çıkarmıştır. Bunun sonucu olarak, Türkiye NATO içinde veto hakkı olan, ancak bunu kullanmaya yetkisi ve ehliyeti olmayan ikinci sınıf özürlü bir üye ülke konumuna düşürülmüştür.

– Görüşmeler esnasında Başbakan Erdoğan önce bu isme karşı çıkmış ve Rasmussen’i Danimarka’da başlayan ve dünyaya yayılan karikatür krizine göz yummakla; PKK terör örgütünün bu ülkedeki televizyonunun kapatılmasına mani olmakla suçlamıştır. Bu takdir edilecek bir tavır olmuştur. Ancak ne var ki, ertesi gün bu durum aniden değişmiş, sözde ABD Başkanı’nın verdiği iddia edilen güvencelerden sonra, bir gün önce hakkında suçlamalar yöneltilen Danimarka Başbakanı Türkiye’nin desteği ile NATO Genel sekreteri seçilmiştir.

– Bu süreçte, teslimiyetten hayali zafer çıkarmaya ve bunu Obama garantörlüğü ambalajıyla pazarlamaya çalışan Başbakan, arkasında duramayacağı sözler söylemiş, ancak bunun altında kalarak Türkiye’nin haysiyetini ayaklar altına alınmasına yol açmıştır.

Dün Mehmetçiğe kurşun sıkanları eğiten, eğlendiren, yöneten bir ihanet kanalını hoş gören bu şahsın, şimdi Mehmetçiğe verilmiş uluslararası görevlerde yöneticiliğini yapmasını kim kabul ettirmiş ve etmiştir? Hükümet, dünya güvenliğini sağlamak adına görev alanını genişleten bir uluslararası ittifakın başına, PKK terör örgütünü müsamaha ile karşılayarak Türkiye’nin güvenliğini ateşe atan bir adamı seçtiğinin farkında mıdır?

– Seçilmek için oy birliğinin şart olduğu bu organizasyonda, “Yine başardık, karlı çıktık, büyük kazanç gibi” yapay söylemlerin arkasında, ABD Başkanından alındığı söylenen kamuoyuna yansıyanların dışındaki güvenceler nelerdir?

– Durumun özeti şudur: Başbakan Erdoğan, İslâm dininin Yüce Peygamberine hakaret edilmesini ve Türkiye’nin güvenliğini ucuz bir pazarlık denkleminin içine yerleştirmiştir. Baskılar karşısında uysal ve ezik olarak geri adım atmış ve NATO memuriyeti karşılığında bunları feda etmiş, iddialarından vazgeçmiştir.

– NATO Genel Sekreterliği seçim sürecinde, Türkiye’nin bir ara olumsuz tutum takınması karşısında, hemen Avrupa Birliğinden gelen tehdit ve şantajların en az seçim sürecinde ortaya çıkan tartışmalar kadar önemli olduğunu belirtmek istiyorum. AB Komiserinin “Vetoda ısrarın Türkiye-AB ilişkilerini olumsuz etkileyeceği” tehdidiyle haddini aşması, bu sözlerin cılız bazı sözlerle geçiştirilmesi, iktidarın vicdanlarda bile teslim olduğunun hazin bir göstergesidir.

Acı bir soruyla bitirelim:

O “milli başarı”nın sağlandığı gün, Irak’ın kuzeyinde devam eden Pençe-Kilit Operasyonu’ndan İstihkam Uzman Çavuş Abdullah Bayram’ın şehadet haberi geldi. Askerimizin, teröristlerce gerçekleştirilen taciz atışı sonucu şehit düştüğü açıklandı.

Taciz atışı, herhalde roket veya füzeyle yapıldı. Acaba o roket veya füzeyi -ya da olası diğer mühimmatı- hangi NATO üyesi ülke temin etmiştir?!

Şunu da ekleyelim:

İngiltere Başbakanı Boris Johnson, zirvede Erdoğan’ı işaret ederek Türkçe, “Çok güzelsin” dedi. Erdoğan da Johnson’a aynı karşılığı verdi.

Acaba İngiliz Başbakanı, muhalefetten bir isme bu iltifatı yapsa iktidar mensupları bunu neye yorarlardı?!

Müyesser YILDIZ
30 Haziran 2022

Kategori:Uncategorized