Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından “soykırım, savaş suçu ve insanlığa karşı suç” işlediği için ömür boyu hapse mahkûm edilen ve geçtiğimiz günlerde cezaevinde ölen Bosna kasabı Ratko Mladiç devlet töreniyle toprağa verilmek istenince dünya ayağa kalktı. Tepkiler üzerine Sırbistan, bundan vazgeçse de Mladiç için devlet törenini aratmayacak görkemli bir tören düzenledi.
Medyamız, bu tabloyu “Akıl tutulması. Soykırımcıya kahraman gibi cenaze” başlığıyla aktarırken, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Öncü Keçeli, “Mladiç’in cenaze töreninin, işlenen ağır suçların ve yaşanan insani acıların inkârı anlamına gelecek şekilde istismarının kabul edilemez” olduğunu vurgulayıp, “Söz konusu mahkeme kararlarının reddedilmesi veya hüküm giymiş faillerin kahramanlaştırılmaya çalışılması, mağdurların ve yakınlarının acılarını derinleştirmekte, aynı zamanda bölgede barış ve uzlaşı yönünde yıllardır kararlılıkla sürdürülen çabalara zarar vermektedir.” dedi.
Malûm, ülkemizde “terörsüz Türkiye” açılımı yürütülüyor. Bu amaçla, 42 yıldır 40 bin insanımızın ölümünden, binlerce insanımızın göçünden sorumlu terör örgütünün, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış olan başıyla müzakereler yürütülüp istediği yasalar çıkarılıyor.
İşte bu açılım kapsamında kendisini feshettiği söylenen PKK, bir süredir ölmüş olan teröristleri kod adları, gerçek isimleri, doğum yerleri ile öldükleri tarih ve yerleri “şehideme” adı altında açıklıyor.
Peşinden, DEM’in öncülüğünde bu teröristlerin nüfusa kayıtlı olduğu yerlerde taziye çadırları kuruluyor.
Sadece PKK-DEM değil; şimdilerde Suriye Cumhurbaşkanı Colani/Şara’ya danışman yapılan SDG/YPG/PYD’nin başı Mazlum Kobani de, Kandil ile sözde Kürdistan’ın üç parçasından gelerek savaşırken ölenleri “şehit” sayıp, “Şimdi hepsinin mezarı burada. Dönmediler, burada kalmayı ve Rojava toprağına gömülmeyi vasiyet ettiler.” diyor.
Milletin tüylerini diken diken eden taziye çadırlarına dönersek; sadece İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan’dan tepki geldi.
Turan, “3 sene, 5 sene sonra taziye mi olur? Bu istismardan başka bir şey değildir. Türkiye’nin kanunları değişmedi. Türkiye’nin mer’i mevzuatı, terör liderlerinin posterlerini arkaya asma imkânı vermez.” dedikten sonra, “Ne olur bu milletin sabrını sınamayın. Ne olur yanlış yapmayın… Lütfen kendinize gelin. Lütfen bu devletin sinir uçlarıyla oynamayın. Bu milletin hassasiyetiyle oynamayın. Bu güzel süreci beraberce sonuçlandıralım.” ricasında bulundu.
Ancak DEM eş başkanı Tülay Hatimoğulları, “birçok yerde taziyeler kurulmuş durumda, daha da kurulacak” diyerek, adeta meydan okudu.
Bu arada devletimizin o taziye çadırlarına karşı tavrı ise kulis bilgisi şeklinde duyuruldu; “bir süreden beri Güneydoğu illerinde devam eden ‘toplu taziyeler’ de süreci izleyen devlet birimlerinin gündemindeymiş… taziyelerin toplumsal bir kültürün parçası olduğu iddia edilse de bu etkinliklerin siyasi faaliyet ve miting havasında yapılmaması istenmiş… taziyelerin, ailelerin bulunduğu köy ve bölgelerle sınırlı kalması konusunda ikinci kez uyarı yapılmış… bu uyarıların dikkate alınarak, taziyelerin amacına uygun yapılması ve bir süre sonra da sonlandırılması noktasında fikir birliğine varılmış.”
Türkçesi, “teröristlerinizi anın; ama patırtı gürültü çıkarmayın” denilmiş.
Sürecin başından beri terör örgütünü teslim olma noktasına getirenin şehitlerimiz olduğunu ve asla “şehitlerimizin ruhlarının muazzep edilmeyeceğini” anlatan devletimizin şu engin hoşgörüsüne (!) bakar mısınız?!
Tunceli Valisi’nin Başına Gelenler
Bazı şeyleri ne de çabuk unutuyoruz. Örnek mi?
Yetkililerimizin, terör örgütünün tüm bileşenlerinin feshedilip silah bırakacağı söylemine karşın PKK, 5-7 Mayıs 2025’teki sözde kongrede sadece kendisini feshetme ve “silahlı mücadele yöntemini sonlandırma” kararı aldığını bildirip “şehitlerden, gazilerden” söz ederken, ölen iki teröristin kimliğini açıkladı. Bunlar, 2018 ve 2019’da MİT tarafından öldürüldüğü bilinen Ali Haydar Kaytan ile Rıza Altun’du. PKK, her iki teröristi “şehit” ilân etmekle kalmadı, “onların şahsında tüm mücadele şehitlerine başarı sözlerini yineledi”.
Bu gelişmenin ardından da o iki terörist için birçok ilde anma törenleri düzenlendi. Öyle ki, “PKK’lıları anma törenleri ile ilgili durdurma ve müdahale olmayacak” talimatı verildiği öne sürüldü.
Sadece dönemin Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu anmaya izin vermedi. Ankara’dan bir yerlerden, “Dini tören yapacaklar, izin verin” talimatı gitti. Bunun üzerine teröristlerin anması yapıldı; ama Vali Tekbıyıkoğlu, bunun hiç de “dini tören” olmadığını görünce, merkeze çekilmesini istedi. İçişleri Bakanlığı da herhangi bir gerekçe belirtmeden Tekbıyıkoğlu’nu merkeze çekti.
Sonrasında ise İmralı’daki teröristbaşının, kuryeleriyle yaptığı bir görüşmede şu iddiaları dillendirdiği öne sürüldü:
“Şimdi kardeşlik hukuku diyoruz. Bakın İbrahim Bey geldi buraya. Ali Haydarların anmasına karşı çıkan vali vardı, Dersim valisi. ‘Hemen kovdum’ dedi.”
Anlaşılan, o “kardeşlik hukuku”nun gereği yapılmaya devam ediliyor da; birilerinin şu sorulara cevap vermesi gerekmiyor mu?
PKK’nın hemen her gün ölen/öldürülen teröristlerin listesini açıklamasının amacı ne, buradan nereye varılmak isteniyor?!
Onlara “şehit” denilmesine neden ses çıkarılmıyor?!
Şehidimizin Naaşını Alsanız Bari
DEM’liler, açılım sürecinin en büyük kazanımının “2 yıldır ne bir Türk annesinin ne de bir Kürt annesinin evlâdının yaşamını yitirmesi” olduğunu anlatıyor.
İktidar yetkililerinden de benzer söylemi kullananlar var, “Şükürler olsun artık şehit haberleri gelmiyor. İnsanlarımız ölmüyor.” deniyor.
Öyle mi?
Açılım sürecinin başlatıldığı 1 Ekim 2024’ten yaklaşık 1 yıl sonra yaşanan çok acı bir olayı hatırlayalım.
Pençe-Kilit Harekâtı kapsamında 28 Mayıs 2022’de icra edilen mağara arama-temizleme faaliyeti sırasında PKK’lı teröristlerin açtığı ateş sonucu Piyade Üsteğmen Nuri Melih Bozkurt şehit düşmüş, ancak önce yoğun ateş nedeniyle, ardından yapılan tüm aramalara rağmen Bozkurt’un naaşına ulaşılamamıştı.
Açılım sürecinde bir teröristin verdiği ifade üzerine Temmuz 2025’te, daha önce kapatılmış bir mağarada Bozkurt’un naaşı aranmış, işte bu arama sırasında mağaraya giren askerlerimizden tam 12’si metan gazından zehirlenerek şehit olmuştu.
Savunma Bakanı Yaşar Güler bu olaydan 4 ay sonra söz konusu mağarada 4 bin 500 tane kemik bulunduğunu, hepsinin Adli Tıp’a gönderildiğini, ama hiçbirisinin şehidimiz Üsteğmen Bozkurt ile uyuşmadığını, yani naaşın hâlâ bulunamadığını açıklarken, ailesinin de “Evlâdımızı bulun” diyerek şehitliği kabul etmediğini söylemişti.
Peki, şimdi iki yıldır yaşamını yitiren olmamasıyla övünen DEM, şunu buyurmamış mıydı?
“Daha fazla can kaybı yaşanmaması ve hiçbir eve ateş düşmemesi için adalet ve barış zemininde ortak bir gelecek kurmak zorundayız.”
Diyeceğimiz; PKK’ya ve ölen teröristlere bu kadar hoşgörü gösterilirken, en azından şehit üsteğmenimizin naaşının verilmesini istemek kimsenin aklına gelmiyor mu?!
Müyesser YILDIZ
11 Eylül 2026