İçeriğe geç

1 Mart Tezkeresinden Mekke Anlaşmasına…

NATO’nun 36’ncı Zirvesi, 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplandı. Sırf Erdoğan’ın hatırına bu toplantıya katılan Trump, hem gelirken hem giderken bir vakitler kumpaslarla darmaduman ettikleri TSK’mızı “muhteşem” olarak nitelendirirken, Erdoğan’la “ordusunu büyük ölçüde yok ettiği” İran’ı da görüşeceklerini vurgulayıp, Türkiye’nin “sadakatini” övdü.

Avrupa’daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ihtiyaç duyulan aşamada NATO’nun hizmetine sunma gayretinde olduklarını belirten Erdoğan ise İran’a ilişkin, “Krizin çözüm yoluna girmesinde sabotaj teşebbüslerine rağmen dostum sayın Trump’un desteklediği kararlı tutumu takdirle karşılıyorum” dedi ve “Hürmüz Boğazı’nın mayınlardan temizlenmesi için gerekli katkıyı vereceklerini” söyledi.

Bunlardan sonra NATO Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde Rusya’nın yanı sıra İran da hedef alınırken, Trump daha Ankara’dayken ateşkesi bitirip İran’ı vurdurdu.

Tesadüf bu ya; NATO Zirvesi’nden tam 1 ay sonra 7 Ağustos’ta Erdoğan, Pakistan Başbakanı Şerif ve -gazeteci Cemal Kaşıkçı’yı İstanbul’un ortasında asitle ortadan kaldıran- Suudi Prens bin Salman Mekke’de Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladı.

Anlaşmayı “Vay canına” nidasıyla karşılayıp ilk kutlayan da Trump oldu. Trump, üç ülkenin “büyük liderlerini” tebrik ederken, “Bu, büyük, cesur ve önemli bir ilk adım.” yorumunu yaptı.

Gözleri olup gören, kulakları olup duyan hemen herkes NATO Zirvesiyle Mekke Anlaşması’nı yan yana koyup gidişatı anlayınca, ilk etapta bu ittifakın İran’a değil, İsrail ve Yunanistan’a karşı kurulduğu ve bizi koruyacağı anlatıldı, ama Suudi Arabistan’ın da Pakistan’ın da KKTC’yi tanımadığı hatırlanmadı!..

İran Savaşını “Salla Gitsin” Bulanlar

Köşesinden “gereğini yapan” Ahmet Hakan gibiler, “Bu üç ülkenin Mekke’de ittifak kurup İran’a savaş açacağını söylemek, ‘salla gitsin’ yöntemine dayalı dış politika analizinden başka bir şey değil.” dese de kaygı duyanlar arasında iktidar medyasından kimi isimler de vardı.

Örneğin Yeni Şafak’tan Süleyman Seyfi Öğün, “Hâdisat bizi peyderpey bir Türk-İbrâni ‘sürtüşmesi’ ihtimâline sürüklüyor.” derken, “Anlayabildiğim kadarıyla Ankara, bilhassa son NATO Zirvesi’nde çok âşikâr hâle gelen, ABD’ye hayli bitişen bir siyaset takip etmeye başladı.” tespitinde bulundu.

Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da, “’Mekke Antlaşması’nın, NATO’nun tamamlayıcısı olduğunu” söylemekle kalmadı, bunu teknik olarak NATO Anlaşması’nın kolektif savunmaya ilişkin 5’inci maddesine benzetti. Fidan, anlaşmanın içeriği açıklanmamış ve TBMM’ye gönderilmemişken; sekretaryanın merkezinin Suudi Arabistan’da kurulacağını ve ortak tatbikatlar yapılacağını açıklamayı da ihmal etmedi.

Kâbe’yi Kimler Hedef Alır?

Geçenlerde Slovakya Başbakanı Robert Fico, Ukrayna’daki savaşta Rusya’yı yenilgiye uğratma stratejisi başarısız olunca, NATO içindeki bazı savaş yanlılarının, ne pahasına olursa olsun bu savaşı Rusya ile NATO arasındaki bir çatışmaya dönüştürmek için her şeyi yaptığına dikkat çekip, “Ölümcül bir tehlikeyle karşı karşıyayız.” uyarısında bulundu.

Mekke Anlaşması’nın birinci ayında Yemen’deki Husilerin Mekke’ye saldırdığı iddiası gündeme geldiğinden bu yana da adeta benzer bir tehlike söz konusu.

Suudi Prens iki kez telefonla arayıp Husileri vurmasını istediği halde, “Suudi Arabistan’ı İsrail ve Amerika’nın ileri karakolu” olarak nitelendiren ve Arabistan’ı İbrahim anlaşmalarına katılmak için köşeye sıkıştırmaya çalışan Trump, bunu reddetti.

Cumhuriyetçi Senatör Joe Wilson da Mekke Anlaşması’na işaretle, “Birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.” çağrısını yaptı.

Ankara’nın tavrı mı? Husiler saldırıyı kesin bir dille reddettiği halde Dışişleri Bakanlığı anında “Mekke saldırısını şiddetle kınayıp”, “Suudi Arabistan’la dayanışma içinde olduğunu bir kez daha” vurguladı.

Bakan Hakan Fidan da yine anlaşma TBMM’ye gönderilmediği halde bu defa, ittifak üyeleri arasında kamuoyuna yansımayan görüşmeler yürütüldüğünü belirterek, “Askeri ihtiyaçlar özellikle belli teknik konularda olabilir. Bunu karşılama yönünde bir sıkıntımız olmaz.” dedi.

Erdoğan ise bir yandan, “Biz, dün kurulmuş bir devlet değiliz. Tahriklere gelmeyecek, tuzağa düşmeyecek kadar tecrübeli bir devletiz.” diye konuşurken öte yandan, “tehdidin boyutuna göre daha ileri askeri desteğin gündeme gelebileceğini” kaydetti.

Nihayetinde geçtiğimiz günlerde ittifak ortaklarından Pakistan, ilk adımı atarak Suudi Arabistan’ın desteğiyle Husilerle savaşan Yemen hükümetine hava savunma sistemleri, hafif topçu unsurları ve İHA içeren askeri destek sağladı.

Mekke’ye saldırı iddiasıyla Kabe’nin hedefte olduğu mesajı veriliyor ya; burasını geçmişten bu yana ABD’nin hedefe koyduğunu hatırlatıp tek bir örnek verelim.

2005’te Cumhuriyetçi milletvekili Tom Tancredo, “’Kökten dinci teröristlerin, ülkeye nükleer silahlarla saldırması durumunda, ABD’nin, misilleme olarak İslâm’ın kutsal yerlerini hedef alabileceğini” söylediğinde, “Mekke’yi bombalamaktan mı söz ediyorsunuz?” diye soruldu. O da, “Evet” karşılığını verdi!..

Bu gelişmelere rağmen iktidar medyası Mekke Anlaşması övgülerini sürdürürken, iki ismin yazdıklarını aktaralım.

Sabah’tan Salih Tuna, ABD’li Senatör Joe Wilson’ın sözlerine, “Şu Siyonist akla bakın hele: Arz-ı Mevud işgâl planına karşı kalkan olması gereken mezkûr ittifakı, kendi hedefleri doğrultusunda Ensarullah ve İran’ın üstüne saldırtacaklar… Yani, Pakistanlı askerlerle birlikte Mehmetçik kan döksün, Netanyahu da Golan’da purosunu içsin! Maazallah…” diye tepki gösterirken Yeni Şafak’tan Süleyman Seyfi Öğün, “Bu anlaşma sâdece mevzubahis olan üç devletin inisiyatifi ile şekillenmedi. Elbette ki, arkasında ABD’nin de tasdiki mevcut.” tespitini yaptıktan sonra şunları vurguladı:

“Suudların pişmiş aşa su katar misali Yemen saldırısında İsrail’in dahli olduğundan şüphelenmek için çok sayıda emare var. Eğer Türkiye ve Pakistan bu maceraya gövdeleriyle girer veya girmek zorunda kalırsa, bu işten büyük bir menfaat sağlayacak olan tarafın İsrail; en büyük kaybedenlerin ise Türkiye ve Pakistan olacağı peşinen bellidir… Allah korusun, bu senaryo hayata geçerse, İran-Türkiye ve İran-Pakistan gerilimleri Ortadoğu’da, tam da İsrail’in istediği gibi nihâyeti belli olmayan bir Sünni-Şiî kan dâvasını körükleyebilir.”

Meclis’in Adı Hâlâ Yok

Mekke Anlaşması’nın üzerinden tamı tamına iki ay geçti. Hâlâ anlaşmanın içeriğini bilmiyoruz… Meclis’e de gönderilmedi.

Durum bu iken, önceki gün Riyad’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Selçuk Bayraktaroğlu’nun katıldığı Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısı yapıldı.

Toplantının ardından yapılan ortak açıklamada da, “Mekke ve Medine’nin hedef alınması teşebbüsü ve Suudi Arabistan’daki şehirler ile sivil ve ekonomik tesislere yönelik devam eden saldırılar en sert şekilde kınanıp” şu kararların alındığı bildirildi:

“Komite, kollektif savunma taahhütlerinin uygulanmasına ivedilikle geçmeyi, bu çerçevede, Tarafların ulusal mevzuatlarına uygun olmak kaydıyla, üzerinde mutabık kalınan askeri kuvvetler ile yeteneklerin uzlaşılan düzenlemeler çerçevesinde Suudi Arabistan’a sağlanmasına ve bunların hızla konuşlandırılmasına yönelik tedbirleri almayı, bu suretle tehditlerle mücadeleye yönelik hazırlık durumunu, askeri entegrasyonu ve kolektif kapasiteyi güçlendirmeyi kararlaştırmıştır.”

İlk sevinen yine kim oldu, biliyor musunuz? ABD’li Senatör Joe Wilson. Wilson, “Mekke Savunma İttifakı’nın Orta Doğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip” olduğunu vurguladıktan sonra “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım.” dedi.

Wilson’ın sevinci bir yana; Riyad’daki kararları masaya yatıralım.

Tarafların, “ulusal mevzuatlarına uygunluktan” söz ediliyor, ama Meclis’e gelen bir şey yok…

Beraberinde “askeri kuvvetlerin Suudi Arabistan’a sağlanması ve bunların hızla konuşlandırılmasına yönelik tedbirlerin alınması” kararı veriliyor…

Demek ki, ya söz konusu anlaşma Meclis’e hiç getirilmeyecek ya da -her halükarda onaylanacağına emin olarak- önce “yola çıkılacak” sonra getirilecek.

Gel de Irak’ın işgâlini öngören, ama AKP’liler dahil büyük bir direniş sonucunda kabul edilmeyen 1 Mart tezkeresini, özellikle de o zaman Meclis dışında olan MHP’nin lideri Devlet Bahçeli’nin tavrını hatırlama!..

Bahçeli, tezkerenin görüşülmesinden önce, “AKP yönetimi ve iktidarı, daha önce Irak’a askeri müdahaleye destek için aradığı ‘uluslararası meşruiyet’ kriterinden ne zaman ve ne için vazgeçmiştir?.. Pazarlık ve müzakere sürecinin uzamasının temel sebebi, hükümet tezkeresi Meclis’ten geçerken bazı hususların milletten ve Meclis’ten gizlenmek istenmesi midir?” gibi sorular sordu…

Tezkerenin görüşüldüğü gün şunları kaydetti:

“Askeri, siyasi ve ekonomik konularda ABD ile varıldığı iddia edilen mutabakatların milletimiz tarafından bilinmemesi çok büyük bir talihsizliktir. Meclis, böylesine önemli ve hayati bir konuda kapılarını millete kapatmamalı, stratejik meselelerde sağlam güvencelere ulaşıldığına mutlaka emin olmalıdır… TBMM de, tarihine ve konumuna yakışır bir şekilde onuruna ve millî davasına sahip çıkmalıdır.”

Tezkerenin kabul edilmemesinin ardından da; AKP hükümeti ve yönetiminin bu meseleyi kendi içinde halletmeden Meclis’e taşımasının, “Meclis’i yeterince ciddiye almadığını gösterdiğini” vurguladı.

Bahçeli şimdi ne diyor? Şunu:

“İsrail saldırganlığı, yayılmacılığı ve hukuk tanımazlığının önlenmesi ve bölgenin selameti için önerdiğimiz Kudüs İttifakı’nın yahut Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Anlaşmasının çerçevesinin genişletilmesiyle caydırıcı bir İslâm Barış Gücünün oluşturulması kaçınılmazdır.”

Evet, içerideki fon yolsuzluklarından, operasyonlardan, transferlerden başımız dönmüş durumda; ama bir anda tüm bu gündemi altüst edebilecek şu Mekke Anlaşması’na da dikkat!..

Müyesser YILDIZ
7 Ekim 2026

12punto link: https://12punto.com.tr/yazarlar/muyesser-yildiz/1-mart-tezkeresinden-mekke-anlasmasina-154697

Kategori:Uncategorized