İçeriğe geç

Necdet Özel’in okumak istemeyeceği mektup

Erdoğan, “3 de yetmez 5 tane” derken, çok sevdiği Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in çok çocuk konusunda farklı düşündüğü, Harp Akademisi Komutanıyken, 4 çocuğu olduğunu öğrendiği askerine, “Yahu sen aile planlaması nedir bilmiyor musun? Bu kadarı çok değil mi?” diye tepki gösterdiği ortaya çıktı.

Geçen hafta görevini yeni Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a devreden Özel, törende yaptığı konuşmada Balyoz davası sürecinde kendi cephesindeki “psikolojik” durumu şöyle anlattı:

“Genelkurmay Başkanlığı şerefini devraldığım dönemde TSK muvazzafıyla, emeklisiyle tam anlamıyla bir travma yaşıyordu. Personelimize yönelik sürdürülen davalarla ve kurumsal itibarımızın sorgulandığı bir gündemle karşı karşıya bulunuyorduk. Söz konusu süreç nedeniyle TSK’nın dayanışma ruhunun, birlik ve bütünlüğünün muhafazasında bazı tereddütler hasıl olmuş, personelimizin moral motivasyonu zayıflamış, kamuoyu nezdindeki kurumsal itibarımız ve güvenilirliğimiz zedelenmiş hatta kimi çevrelerin haksız ithamlarıyla TSK’nın görev etkinliği sorgulanır hale gelmiştir. Bu süreçte komutan arkadaşlarımla birlikte öncelikle bu durumun düzeltilmesini ve iç bünyedeki çöküntünün ortadan kaldırılmasını amaçladık. Personelimize yönelik davalar sürecinde iddiaları kabullenmesek bile demokratik bir devlet olmanın gereği olan hukuksal sınırlar içinde kalmaya özen gösterdik. Bazı kişi ve çevrelerin mesnetsiz algı operasyonlarına rağmen Türk Silahlı Kuvvetlerinin aile olma özelliğinin gereği olarak personelimize ve ailelerine sahip çıktık. Maddi, manevi destek vermeye ve yanlarında olmaya çalıştık. Yargı mercilerince talep edilenlerden elde mevcut bilgi ve belgeleri en kısa sürede ilgili yargı mercilerine göndermek suretiyle soruşturma ve davaların bir an önce sonuçlanması ve personelimizin mağduriyetinin önüne geçilmesi için gayret sarf ettik. Devlet terbiyesinin gereği olarak bu konuları hiçbir zaman kamuoyu önünde konuşmamaya da özen gösterdik. Devlet erkânı ve ilgili yetkililerle çok sık görüşmelerde bulunarak problemleri çözmeye çalıştık. Bazı konularda sessiz kaldığımızı iddia eden kişi ve çevreler tarafından eleştirilsek bile komuta kademesindeki arkadaşlarımla birlikte hukuk devletinin ve devlet adabının gereklerine uymaya ve sabırla çözüm üreterek sonuç almaya da gayret ettik.”

ÖZEL’E YAZILMIŞ MEKTUP

Balyoz kurbanlarının cephesindeki “psikolojik” durum ve komuta kademesine yönelik eleştirileri ise herkesin malûmu.

Ama o günlerde, hem de yüzlerce subayın Silivri mahkemesinde mahkûm edildiği 21 Eylül 2012 günü  doğrudan Özel’e, “Canım Komutanım” hitabıyla yazılmış bir mektup, çok şeyin özeti niteliğindeydi.

Mektubu yazan, aynen Özel gibi 30 Ağustos tarihi itibarıyla resmen emekliye ayrılacak olan Jandarma  Kurmay Albay Mustafa Önsel’di.

Eline ulaştı mı, ulaştıysa okudu mu, okuduysa hatırlıyor mu bilmiyoruz, ama o mektup hem Özel’in  “aile planlaması” konusundaki düşünceleri, hem de dava sürecindeki “gayretleri” konusunda önemli ipuçları içeriyor.

Biz de hatırlatalım istedik. İşte o mektup:

Canım Komutanım,

Ben; Balyoz Davasında, “camileri bombalamakla, millete komplo düzenleyip, darbe planı yapmakla” suçlanıp, hukukun zerresini bile göremediğimiz bir mahkemede, sözde yargılanarak, tam 18 yıla mahkûm edilmiş J. Kur. Alb. Mustafa Önsel.

Sizinle ilk tanışmamız Kara Harp Akademisinde olmuştu. Yıl 2001: Ben, Kara Harp Akademisi ikinci sınıf öğrencisi, siz Kara Harp Akademisi Komutanı idiniz. Tanışmak için beşerli gruplar halinde bizleri odanıza çağırmıştınız. Bana “Kaç çocuğun var?” diye sormuş, “dört” diye cevaplayınca da, “yahu sen aile planlaması nedir bilmiyor musun, bu kadarı çok değil mi?” demiştiniz. 2002 yılında Akademiden Bnb. rütbesiyle mezun oldum ve Bursa J. Blg. K.lığına Kurmay Başkanı oldum.

O “Çok” dediğiniz ellerinizden öper dört çocuğum ile bazen benim görevim, bazen onların okulu nedeniyle sadece iki yerde hep birlikte olabildik biliyor musunuz? Birisi Akademi, diğeri yıllar sonra atandığım (2008) Ankara. Ama yıllar sonra ilk defa sağladığım aile bütünlüğüm bana fazla görüldü ki, 22 Şubat 2010 günü, o ana kadar hiçbir ilgi ve bilgimin olmadığı, tamamen kurgu olan “Balyoz” davasına bulaştırılarak tutuklandım. Cezaevinde dört ay ne olduğunu anlamadan yattım. 11 Şubat 2011 günü yine tutuklandım.

Siz o sıra J.Gn.K. İdiniz. Beni, “ne oldu” diye çağırmamıştınız bile. Belki de “Bir şeyler yaptığıma” inanıyordunuz kimbilir? Ailem önce ikiye, sonra bir başka zorunluluktan üçe bölündü. O “Çok” dediğiniz çocuklarım, çoğu kez olduğu gibi, yine babasız kalmıştı.

Bu dava ile ne yapılmak istendiğini anlıyorduk. Çünkü artık dosyaya hâkim olmuştuk. Amaç Türk ordusunu dönüştürmekti. Biz sadece bahane idik. Delil niteliği taşımayan sayısal (dijital) veriler gerekçe gösterilerek özgürlüğümüz elimizden alınmıştı.

Komutanlarımızın da artık dosyaya hâkim olduğunu biliyorduk. Nihayet geçen yıl sizden önceki saygıdeğer komutanımız Işık Koşaner yiğitçe bir çıkış yapmış, bu zulmü engelleyemese de, buna ortak olmamak adına, gönlümüzde taht kuran bir açıklama ile gururla taşıdığı elbisesini, Kuvvet Komutanları ile beraber çıkartmıştı.

Bunun üzerine siz Genelkurmay Başkanı oldunuz. Diğer yaşananları siz daha iyi biliyorsunuzdur. Ben o zaman sizin emrinizde çalışan iki değerli general ile birlikte aynı koğuştaydım. Çok sevinçli idiler. Sizin için “O ani çıkış yapmaz, ama er ya da geç bu işi uygun bir şekilde çözer, bu haksızlığa, bu zulme göz yumması mümkün değil” dediler.

“‘MAHKEME İLE DİDİŞMEYİN’ DEDİĞİNİZİ ÖĞRENDİK”

Siz, 31 Ekim 2011 tarihinde burada tutuklu bulunan (Hasdal Cezaevi) birkaç üst rütbeli komutanla görüşüp gittiniz. Onlara verdiğiniz talimatları bize sözlü olarak ilettiler. Anlattıklarından; sizin olaya vakıf olduğunuzu ve dosyadaki sahtelikleri herkesten iyi bildiğinizi, sorunu kavga etmeden çözeceğinizi, “Bir yıl içinde çözemezsem istifam cebimde” anlayışı içinde olduğunuzu, “herkes yeniden göreve dönecek şekilde hazırlık yapsın, işi de uzatmayın, sorguları çok kısa tutun ve Mahkeme ile didişmeyin” dediğinizi öğrendik. Sizden geldiği ifade edilen talimatlara harfiyen uyduk. Kamuoyunu etkileme adına, hukuksuz yargılamayı protesto edecek sert eylemler yapmayı erteledik. Sorgu safhasını kısa tutun dediğiniz için büyük çoğunluk sorgusunu bir kaç dakikada bitirdi. Yoksa halen sorgu safhasını bile geçmemiş olacaktık (örnek Ergenekon Davası).

En son bilirkişi isteklerimizin ret edilmesi ve dinlenmesini istediğimiz tanıkların çağrılmaması ile bize ceza vereceklerini anladığımız ana kadar, ufak tefek gerginlikler olmasına rağmen verdiğiniz talimat doğrultusunda hareket ettik. Sesimiz çıkmadı. Bu süreçte pek çok sanık hakarete maruz kaldı, aşağılamalarla karşılaştı. Aslında aşağılanan sizin yönettiğiniz ordu idi. Ama ne yapılsın ki, sizin talimatınız vardı. Büyük çoğunluk sustu yutkundu. Ben, zaman zaman dayanamayıp susmasam da, bu çoğunlukla böyle devam etti gitti.

Bu arada “Necdet Paşa’yı tanırım. Ne yapar eder bu hukuksuzluğu, kavgasız bir şekilde çözer” diyen Tümgeneral Hasan Fehmi Canan emekli oldu, sizin de imzanızla. Silivri’ye uğurlanırken “Çözüm bu muydu yoksa?” diyenlere sadece baktı, gözleri doldu, bir şeyler diyecekti, belli ki çok şey diyecekti, ama sustu, yutkundu, gözlerini kaçırdı herkesten. Ve süratle otobüse bindi. El sallarken gözünde biriken yaşları göstermemek için uğurlamaya gelenlere bakamadı bile.

Artık o gözlere biriken yaşlar, çekilen ve çekilecek olan çileye miydi, sahipsiz bırakılışa isyana mıydı, Fenerbahçe seyircisi kadar bile olamayışa mıydı bilemiyorum.

***

Dava boyunca; mahkemeyi oluşturan yargıç cüppesi giymişler, sanıklara hakaret ettiler, ailelerimizi azarlayarak dışarı attılar, dalga geçtiler, şerefleriyle oynadılar, kendi askerimize (jandarma) emir vererek bir kısım sanığı zorla duruşma salonundan dışarı attırdılar. Bunların hepsi sizin emriniz gereği, çoğunluk tarafından sineye çekildi.

Öyle oldu böyle oldu derken, 21 Eylül gününe gelindi. Mahkeme, aslında çok önceden çeşitli odaklara danışıp hazırladığı kararı okuyacaktı. Böyle inanılıyordu. Başbakanın bir ay önce “İncelik gösterip” Belçika’dan dönerek teslim olan Hakan Akkoç’tan bahsedip, “Bu tutukluluğu anlayamıyorum” demesi sizin girişimlerinize bağlanmış, herkeste, ceza verilecek olsa bile, tahliye olma ümidini artırmıştı. Gerçi karar tarihinden birkaç gün önce Başbakanın Ukrayna’da ki konuşmasında; “Balyoz’da karanlık noktalar var” söylemi “mideleri ekşitse de”, kimse üzerinde durup, mutluluğunu bozmak istemedi.

Bilmiyorum torununuz var mı? Pek çok arkadaşın sizin torununuz yaşında çocukları vardı. Hepsi babalarının görevde olduğunu zannediyordu, biliyor musunuz? Görüş günlerindeki yaşananlara yüreği taş olan dayanmaz. Neyse, özellikle bizden daha genç arkadaşlarımız tahliye olacaklarına o kadar inanıyorlardı ki, Cumartesi “Görevden döndüm, seni nereye götüreyim yavrum” diyerek çocuklarını götürecekleri yerlerin planını bile yapmışlardı.

Ben, yine de hep “ters köşe” olma ihtimalini aklımdan çıkartmıyordum. Ama arkadaşların çok umutlu olması karşısında sesimi çıkartamadım. Arkadaşların umutlu olmasının birinci nedeni kesinlikle suçsuz oluşları ve bunun kamuoyunca da anlaşılır hale geldiğine olan inançlarıydı. Bir başka inanç ise dava ilgili olarak, sizin, Başbakan ile görüştüğünüzdü. Dolayısı ile böyle bir girişimin, mahkemenin hukuk dışı davranmasına engel olacağı görüşündeydiler.

Karar açıklanırken hınca hınç dolu salonda adeta sinek uçsa duyulurdu. Verilen kararlar açıklandıkça, herkese “ancak bu kadar olur” dedirtti. Toplam iki dakikadan başka konuşma yapmamış, sessiz sessiz oturmuş pek çok sanığa bile “İyi hal” indirimi uygulanmamış, verilen cezaları artırmak için kanunlara takla attırmışlardı.

BİZİ BETONA GÖMDÜLER

Bu ne kindi, bu ne hınçtı. Benim onlarla öncesinde bir husumetim yoktu, diğer sanıklar gibi. Bana şahsi kin duymaları mümkün değildi. Bu kin çok açık ki, şu an komuta ettiğiniz Türk Silahlı Kuvvetleri’neydi.

Vesselam bırakın tahliyeyi, göz göre göre katledildik. Söz konusu durum terör saldırısından hiç de farklı değildi. Bir “hukuk cinayeti” işlendi. Bir “hukuk katliamı” gerçekleştirildi. Bu bir terör saldırısından çok daha alçakça idi, çünkü bu saldırı, hukuk kullanılarak kamuoyunda meşru hale getirilmeye çalışıldı. Bizi şehitlerimiz gibi toprağa değil, betona gömdüler…

Tüm bu yaşananlar sizin gözünüzün önünde oldu komutanım. Başbakanın, davadaki kararları kast ederek “Daha çok şaşıracaklar” ifadesi ile aynı mekânda Numan Kurtulmuş’un “Halka komplo düzenlemek isteyenlerin kafalarına balyoz indi” demesi, hele bazı yorumcuların “Bakın Genelkurmay’dan bir ses çıkmıyor, bu balyozcuları sahiplenmiyor, demek onlarda, bunların suç işlediklerine inanıyor” yaklaşımları, aldığımız cezanın ruhumuzda yarattığı kırılmaları derinleştirmiştir.

Bu katliama, bu zulme seyirci kalmamanız gerekmez miydi Komutanım? Komutan sorumluluğu değil midir astlarına sahip çıkmak? Siz, öz çocuğunuz iftiraya uğrayıp, bu şekilde betona gömülse aynı mı davranırdınız? Komutan, astlarının hem silah arkadaşı, hem babası değil mi canım komutanım? Bize öyle öğretmediniz mi?

Fazla uzatmak istemiyorum. Artık yalnızlığımız tescillenmiş oldu. Zaten bu sözde yargıçlar bunu bilmese, bu katliamı yapamazlardı. Yine de yaptığınız, yapmadığınız her şey için teşekkür ediyorum. Çok sağ olun, var olun, mutlu olun! Unutmayın ki Allah, zulmedenler kadar, zulme seyirci kalanları da kınıyor.

Sözüm bitti. Size, eşiniz değerli hanımefendi ile çocuğunuz ve varsa torunlarınızla huzurlu, sağlıklı günler dilerim. Bizi ve çocuklarımızı düşünüp de canınızı sıkmayın olur mu?

***

Önsel, hem kendisinin, hem Özel’in resmen emekli olacağı 30 Ağustos günü de bir mektup yazacak.  Şimdiden duyuralım.

Müyesser Yıldız

Odatv Link: https://odatv4.com/yazar/muyesser-yildiz/turkiye-ile-ilgili-oyle-kritik-bir-madde-var-ki-31102003.html

Kategori:Uncategorized