İçeriğe geç

“Ceddin Dede”yle Karşıladık da Sonuç?!

Neredeyse bir hafta oldu; iktidar hâlâ NATO Zirvesi’nin Ankara’da yapılmasının anlam ve önemini anlatıyor.

Zirve boyunca hiç sesi soluğu çıkmayan, iktidarın ortağı MHP Lideri Devlet Bahçeli de nihayet dün şu tespitlerde bulundu:

Türkiye, NATO’da yalnızca jeostratejik konumuyla değil; tarihi birikimi, devlet tecrübesi, siyasi iradesi ve milli kudretiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin eriştiği siyasi ve stratejik seviye, Ankara Zirvesi’nde bir kez daha tebarüz etmiştir. Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır.”

Bahçeli, bu zirve sayesinde ülkemizin öneminin anlaşılmasından hareketle, AB’nin de müzakere sürecimizi tekrar gündeme almasının şart olduğunu, Türkiye-AB ilişkilerinin Atina veya üçüncü ülkelerin hesaplarına mahkûm edilemeyeceğini anlatıp, “Türkiye Avrupa için bir seçenek değil, içine düştüğü kuyuya uzanan güvenli halattır!” dedi.

Malûm, AB’nin Türkiye ile müzakereleri dondurmasının başta gelen sebeplerinden birisi, “sorun” olarak nitelendirdikleri Kıbrıs’ın tamamının Rum kesimine teslim edilmesi isteklerinin karşılanmaması.

İşte o “başarı” diye sunulan NATO Zirvesi’nin pek konuşulmayan yansımalarından birisi de Kıbrıs oldu.

ABD-AB-NATO-BM Kol Kola

Zirveden önce, zirvede ve sonrasında yaşananları sırasıyla anlatalım.

Erdoğan’ın hatırına NATO toplantısına katılan Trump’ın bölgemize gönderdiği sömürge valisi Tom Barrack’ın 8-9 ay önceki şu sözlerini hatırlıyoruz, değil mi?

Başkan Trump her yerde satranç tahtasını tamamen değiştirdi. Türkiye ve İsrail savaşmayacak. Bu olmayacak ve Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar bir işbirliği göreceksiniz.”

Doğu Akdeniz’de yeni bir düzen ve yeni bir işbirliği gerekli. Amerika’nın bunda köprü olmasını umuyoruz ve hedefimiz bu. Sağlıklı bir vücudun merkezinde apse oluşması mümkün değil ve vücudun her parçasının iyileşmesi gerekir. Bunun kritik bir parçası olan Kıbrıs’ın da çözümün içerisine dahil edilmesini umuyoruz.”

Zirveden yaklaşık 1 ay önce de ABD Enerji Bakanı Chris Wright’ın, Yunanistan, Kıbrıs Rum Yönetimi ve İsrail temsilcileriyle bir araya gelerek; bölgedeki enerji kaynaklarına el koymak, beraberinde “bölgedeki kötü niyetli aktörlerle mücadele etmek” üzere 3+1 formatındaki “Doğu Akdeniz Enerji Merkezi’ni” kurduğunu gördük.

Kıbrıs eksenli diğer gelişmeler de şunlardı:

Trump, Kazakistan’ın İbrahim anlaşmalarına katılmasını sağlarken, AB de bizzat Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in çabalarıyla 12 milyar Euroluk yardım karşılığında Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’ın Rum kesimini tanıyıp Türkiye’ye “işgâlci” demelerini sağladı. Ankara’nın gıkı dahi çıkmadı.

Yine AB, Rum-Yunan vetosuyla Türkiye’yi 150 milyar avroluk yeni savunma kredisinden (SAFE) dışlarken, Rum kesimine 1.2 milyar avro kaynak ayırdı ve bunun ilk dilimi olan 177.2 milyon avroyu da NATO Zirvesi’nden 18 gün önce teslim etti.

Keza İsrail, ABD, Fransa gibi bir yığın ülke Rum kesimini silahla donattı. Savunma Bakanımız Yaşar Güler ise, üstelik Zirve öncesi Brüksel’deki NATO Savunma Bakanları toplantısından sonra, garantörlük anlaşmasını hatırlatıp, “Türkiye, Doğu Akdeniz’de barışın, istikrarın ve yapıcı diyaloğun tarafıdır. Ancak, KKTC’nin güvenliğini tehdit edecek gelişmeler karşısında da garantörlük sorumluluklarımızın gereğini yerine getirme irademiz tamdır.” demekle yetindi.

Bu arada BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs özel temsilcisi Maria Angela Holguin’in yeni Kıbrıs plan taslağı sızdırıldı. Planda, Türk askerinin çekilmesi için Ada’daki güvenliği NATO’nun sağlamasının, Maraş ve Güzelyurt’un bir bölümünün Rumlara bırakılması, ayrıca Kıbrıs dosyasının Türkiye-AB ilişkileriyle birlikte ele alınmasının önerildiği ortaya çıktı.

Zirveden kısa bir süre önce ise Türkiye’yi yerden yere vuran Avrupa Parlamentosu raporunda nelerin yer aldığı duyuruldu. Raporun Kıbrıs’la ilgili kısmını özetleyelim:

BM Genel Sekreteri’nin özel temsilcisinin kapsamlı çözüm müzakerelerinin yeniden başlatılması yönünde attığı adımlar memnuniyetle karşılanırken, AB Komisyonu’na da süratle yeni bir özel temsilci ataması çağrısında bulunuldu… “Kıbrıs sorununda” tek çözümün; Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi olduğu tekrarlanıp Türkiye’nin “kabul edilemez olan iki devletli çözüm önerisinden” vazgeçmesi ve askerlerini çekmesi istendi… KKTC, “işgâl altındaki Kıbrıs’ta bulunan ayrılıkçı oluşum” olarak nitelendirilip, Türkiye’nin, Türk Devletleri Teşkilâtı ve İslâm İşbirliği Teşkilâtı aracılığıyla bu “oluşumun” statüsünü yükseltme girişimleri şiddetle kınandı… Türkiye’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni tanıması ve Rum kesiminin NATO üyeliğini engellememesi de talep edildi.

İşte bu rapor Avrupa Parlamentosu’nda, NATO Zirvesi’nin yapıldığı gün 575 oyla benimsenirken, son dakikada TSK’nın Kıbrıs’ta “Rum kadın ve kız çocuklarına cinsel şiddet uyguladığı” iftirası da eklendi.

Ankara’dan Onay Alındı mı?

NATO Zirvesi’ne gelirsek;

Trump’ın yağcısı NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Costa birlikte “güçlü Avrupa, güçlü NATO” mesajı verdi.

Erdoğan’la da görüşen Costa ile Leyen, AB ile Türkiye’nin stratejik ortak olduğunu öne sürüp, “BM öncülüğündeki süreç aracılığıyla Kıbrıs sorununa çözüm bulmak için yenilenen ivmeyi değerlendirmeliyiz.” açıklamasını yaptı. Erdoğan ise, “Türkiye’nin temel beklentisinin AB üyelik sürecinin yeniden canlandırılması olduğunu” söyledi.

Ve zirveden sadece dört gün sonra Leyen, AB’nin Kıbrıs özel temsilcisi atayacağını duyururken, BM Genel Sekreteri Guterres’le “güzel bir görüşme” gerçekleştirdiklerini belirtip, “Kıbrıs sorununun BM çerçevesinde, AB ilke, değer ve mevzuatıyla uyumlu bir şekilde çözülmesi yönünde ivmenin yeniden canlandığını hissedebiliyoruz. Bu fırsat kaçırılmamalıdır. Önümüzdeki aylarda kaydedilecek ilerlemeyi sabırsızlıkla bekliyoruz.” dedi ve ertesi gün Yardımcısı Raffaele Fitto’yu Kıbrıs özel temsilcisi olarak atadığını açıkladı.

Bundan bir gün sonra Paris’te düzenlenen Ukrayna konulu Gönüllüler Toplantısı’nda buluştuğu Rum Lider Nikos Hristodulidis’e de bu müjdeyi verirken, aynen şunu söyledi:

AB sürece tam anlamıyla dahil olmuş durumdadır. Bu fırsatı değerlendirmek için birlikte çalışacağız.”

Öncelikle şunları kaydedelim.

Bu, Leyen’in ikinci özel temsilci atama girişimi. İlkinde geçtiğimiz Mayıs’ta AB komiserlerinden Johannes Hahn’ı görevlendirdiğinde; KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu, Türk tarafının rızası alınmadan yapılan bu atamayı, “provokatif bir adım” diye nitelendirip, Hahn’ın, “tanınmasını, meşru görülmesini ve sürece müdahil olmasını kabul etmediklerini” açıklamış, KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Aralık’ta bu sözde temsilciyle görüşmesine de tepki göstermişti.

Dışişleri Bakanlığı’mızın Sözcüsü Öncü Keçeli ise Hahn’ın atanmasını “AB’nin iç meselesi” diye değerlendirirken, AB’nin Kıbrıs meselesinde tarafsızlığını yitirdiğini vurgulamış ve Hahn’dan, “Rum tarafını, Kıbrıs Adası’ndaki gerçekleri artık kabullenmeye sevk etmesini beklediklerini” bildirmişti.

Neticede Hahn çeşitli girişimlerde bulunduktan sonra geçtiğimiz Mart’ta “diğer görev ve sorumluluklarını” gerekçe göstererek, sözde temsilcilikten istifa etti. Ama pes etmeyen AB, şimdi de Fitto’yu atadı.

Bu yeni atamaya tepkiler mi?

KKTC Dışişleri Bakanlığı, bu provokatif adımı da kabul etmeyip Fitto’nun muhatap alınmayacağını vurgularken, “iki taraf arasında ortak bir zeminin bulunmadığı bir dönemde, önümüzdeki günlerde gerçekleştirileceği algısı oluşturulan gayrı resmi toplantı öncesinde suni bir süreç oluşturulmaya ve AB’nin Rum kesimiyle birlikte hareket ederek Türk tarafı üzerinde baskı kurmaya çalıştığına” dikkat çekti.

Dışişleri Bakanlığı’mızın Sözcüsü Öncü Keçeli ise Hahn atandığında yaptığı açıklamayı tekrarlayıp yine, “AB’nin iç meselesi” dedi.

MHP Lideri Bahçeli’nin ifadeleriyle, “kurucu aktör” haline geldiğimiz, AB’nin düştüğü kuyuya uzanan “güvenli halat” olduğumuzun anlaşıldığı NATO Zirvesi’nden sonra Ankara’dan en azından, “AB’nin Kıbrıs konusuna müdahil olması, garantörlük anlaşmasının çiğnenmesidir. Bu atamayı kabul etmiyoruz ve muhatap da almayacağız.” restinin çekilmesi gerekmez miydi?

NATO Zirvesi’ne katılan Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in “Ceddin Dede” marşıyla karşılanması çokça konuşuldu. Hatta Yunan medyasının tepkileri üzerine Miçotakis’in ertesi gün rollenip Kemal Sunal’ın “Sahte Kabadayı” filmindeki gibi yürümesiyle dalga geçildi.

Neticeye bakalım; adamlar on yıllardır, Türk-Yunan meseleleri gibi, Kıbrıs’ı da Türk-AB meselesi haline getirmeye ve AB’nin müzakerelere dahil olmasına çalışmıyor mu? İşte bu konuda yeni bir mesafe daha aldılar. Hem de NATO Zirvesi’nin hemen ardından.

Demek ki önemli olan, hangi marşla karşıladığımız değil de hangi marşla uğurladığımızmış!..

Müyesser YILDIZ
15 Temmuz 2026

Kategori:Uncategorized